12 Mart, farklı yıllarda gerçekleşen üç ayrı kırılma noktasının yıl dönümü olarak bölgesel tarihin en ağır dosyalarından biri. 1971 Askeri Muhtırası’nın 55’inci, 1995 Gazi Mahallesi Katliamı’nın 31’inci ve 2004 Qamişlo Katliamı’nın 22’nci yılına denk gelen bugün, cezasızlık politikaları ve hakikat arayışının merkezinde yer alıyor.
12 Mart Muhtırası: 1971’in Siyasi Tasfiyesi
12 Mart 1971 günü saat 13.00’te TRT radyolarından okunan askeri muhtıra, Türkiye’nin demokratik süreçlerinde "ara rejim" olarak adlandırılan bir dönemi başlattı. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanlarının imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sunulan bildiri, parlamentoyu feshetmese de siyasi iradeyi vesayet altına aldı. Başbakan Süleyman Demirel’in istifasıyla sonuçlanan bu hamle, sadece bir hükümet değişikliği değil, geniş çaplı bir toplumsal tasfiye operasyonuna dönüştü.
Bu süreçte ilan edilen sıkıyönetimle birlikte üniversiteler, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri hedef alındı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve DİSK kapatıldı; anayasa maddeleri değiştirilerek temel hak ve özgürlükler kısıtlandı. 1971 sonrası kurulan mahkemeler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamına, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya gibi isimlerin ise operasyonlarda veya işkence süreçlerinde hayatını kaybetmesine yol açan hukuki altyapıyı oluşturdu. Dosyalar, binlerce aydın, yazar ve öğrencinin tutuklandığı, akademinin tasfiye edildiği bir baskı dönemini kayıt altına aldı.
Gazi Katliamı: Alevilere yönelik saldırı
12 Mart 1995’te İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde başlayan olaylar, yakın tarihin en karanlık provokasyonlarından biri olarak kabul ediliyor. Bir taksiden açılan ateşle kahvehanelerin taranması ve Alevi dedesi Halil Kaya’nın öldürülmesiyle fitili ateşlenen olaylar, mahalle sakinlerinin adalet talebiyle sokağa çıkmasıyla büyüdü. Ancak bu demokratik tepki, güvenlik güçlerinin doğrudan müdahalesiyle karşılaştı.
Dört gün süren ve Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’ne de sıçrayan olayların bilançosu, resmi rakamların ötesinde bir toplumsal travmaya dönüştü. Yapılan otopsi incelemeleri sonucunda, hayatını kaybeden 22 kişiden 17’sinin doğrudan polis mermisiyle öldüğü bilimsel raporlarla kanıtlandı. Hukuki süreç ise "güvenlik" gerekçesiyle Trabzon’a taşınarak kamuoyu denetiminden uzaklaştırıldı. Yıllar süren yargılamalar sonucunda sadece iki polis memuru sembolik cezalar alırken, katliam emrini veren mülki ve idari amirler hakkında herhangi bir yasal işlem yapılmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’yi yaşam hakkı ihlali nedeniyle tazminata mahkum ederek dosyadaki hukuksuzluğu tescilledi.
Qamişlo Katliamı: Futbol Stadından Şehre Yayılan Kırım
12 Mart 2004’te Suriye’nin Qamişlo kentinde bir futbol maçıyla başlayan olaylar, Baas rejiminin Kürt halkına yönelik en ağır müdahalelerinden biri olarak kayıtlara geçti. El-Fidwa ve Cihad takımları arasındaki müsabaka sırasında rejim yanlısı grupların kışkırtmasıyla başlayan olaylar, güvenlik güçlerinin stadyumdaki sivil halkın üzerine ateş açmasıyla katliama dönüştü.
Ertesi gün düzenlenen cenaze törenlerine helikopter ve ağır silahlarla yapılan saldırılar, bilançoyu ağırlaştırdı. Olaylar sonucunda 52 kişi yaşamını yitirdi, binlerce kişi yaralandı ve yaklaşık iki bin kişi tutuklanarak işkenceli sorgulardan geçirildi. Qamişlo Katliamı, sadece bir spor müsabakası gerginliği değil; Kürt halkının kimlik, dil ve hak arayışını bastırmak amacıyla önceden planlanmış bir devlet operasyonu olarak analiz edildi. Bu olay, Suriye’deki toplumsal dinamikleri kökten sarsarak ilerleyen yıllarda yaşanacak siyasal kırılmaların da öncüsü oldu.
Sistematik Cezasızlık: Hakikatle Yüzleşmenin Önündeki Hukuk Duvarı
Bu üç ayrı olay, aradan geçen on yıllara rağmen tek bir ortak noktada birleşiyor: Cezasızlık. İnsan hakları örgütlerinin raporlarına göre, 12 Mart başlığı altında toplanan bu vakaların hiçbirinde gerçek sorumlular yargı önüne çıkarılmadı. 1971’in işkence haneleri, 1995’in hedef gözeterek ateş açan namluları ve 2004’ün talimatlı saldırıları, devlet koruması altındaki bir "dokunulmazlık" zırhıyla karşılandı.
Cezasızlık politikası, sadece geçmişe ait bir adalet sorunu değil, bugünün toplumsal barışını tehdit eden sistematik bir engel olarak duruyor. Uluslararası hukuk normlarına göre insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımının işletilemeyeceği gerçeği, Türkiye ve Ortadoğu’daki hak savunucularının temel dayanağı.