Kültür - Sanat

Bir Sürgün Hafızası: Hesen Zîrek ve Çalınan Ezgiler

Mahabad'dan İstanbul'a uzanan, çay ocağından radyolara dökülen bir ömür. Hesen Zîrek'in hayatı ve Türk müziğine "anonim" diye yerleşen unutulmaz eserlerinin hikayesi.

Abone Ol

Kürt müziğinin modern çağdaki en gür kanalı, binlerce yıllık sözlü geleneği notalara döküp taş plaklara sığdıran adam: Hesen Zîrek. 1921 yılında, İran’ın Batı Azerbaycan sınırındaki Bokan eyaletinin Hermele köyünde başlayan bu hayat hikayesi, bir başarı öyküsünden ziyade bir hayatta kalma ve üretim sancısıdır. Henüz dokuz yaşındayken babasız kalan, annesinin yeniden evlenmesiyle çocukluğunu bir kenara bırakıp yollara düşen Zîrek, köylerde çobanlık ve seyislik yaparak hayata tutundu. Onun asıl kaçışı ise zulmeydi. Yanında çalıştığı ağanın halka yaptığı eziyete şahitlik ettiğinde, "Zalimin yanında ekmek yemem" diyerek ülkesini terk etti. Bu onurlu duruş, onu Bağdat’ın tozlu sokaklarına ve bir meyhanenin bulaşıkhanesine kadar sürükledi.

Meyhaneden Radyo Koridorlarına Uzanan Mukadderat

Bağdat’ta bir meyhanede çalışırken, tabak seslerinin arasından yükselen o lirik ve berrak ses, Adil İrfan’ın dikkatini çekti. Bu tesadüf, Kürt müzik tarihinin kırılma noktasıydı. Bağdat Radyosu’nun kapıları ona açıldı. Zîrek, nota bilmemesine rağmen doğaçlama yeteneği ve binlerce kıtayı hafızasında tutan dehasıyla kısa sürede parladı. Ancak memleket hasreti, başarısından daha ağır basıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın kaosu içinde İran’a, Mahabad’a döndüğünde, tarih ona başka bir görev yükleyecekti. 1946’da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin heyecanına, Peşmerge’nin kahramanlığına duyarsız kalamazdı. "Ey Niştiman" (Ey Vatan) marşını besteledi. Bugün Türkiye’de "Ankara’nın Taşına Bak" olarak bilinen o meşhur ezgi, aslında 1947 yılında Mahabad sokaklarında yankılanan özgürlük çığlığıydı.

Kayıt Altına Alınamayan Bir Mirasın Tescil Kavgası

Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin ömrü sadece 11 ay sürdü, ancak Zîrek’in bu dönemdeki üretimleri ölümsüzleşti. İran rejiminin baskıları altında Tahran Radyosu’nda çalışmaya başladı. En verimli yılları burada geçti. Şiirle harmanlanmış müziğinde Nali’den Piremerd’e kadar büyük Kürt şairlerinin ruhu vardı. 1966 yılında eserlerini korumak adına "Çirîkey Kurdistan" adlı kitabını hazırlattı. Okuma yazma bilmediği için bu eser, bir başkasının kaleminden dökülen bir bellek kaydıydı. İşi vesilesiyle tanıştığı Medya Zendi ile kurduğu yuva, siyasi baskıların ve sınırların gölgesinde kaldı. 1967’de eserlerini tescil etmek için gittiği Bağdat’ta hapisle cezalandırıldı ve İran’a teslim edildi. Ailesinden koparılan, müziği susturulmak istenen bir dev, sonunda bir çay ocağı işletmeye mecbur bırakıldı.

Anonimleştirilen Dehanın Sessiz Vedası

70’li yıllarda Türkiye’nin en popüler şarkıları birer birer listeleri altüst ederken, bu şarkıların asıl sahibi İran’ın ücra bir köşesinde çay demliyordu. "Yallah Şoför", "Aman Doktor", "Ağlama Yar" ve "Nesrin Emrem Bahare" gibi eserler, sınırın bu tarafında "anonim" ya da farklı isimlerin bestesi olarak lanse edildi. Özcan Deniz’in "İran yöresinden anonim" dediği "Çavuş Kızı Leyla"dan, Ruhi Su ve Esin Engin’in seslendirdiği Ankara Marşı’na kadar geniş bir külliyat, Zîrek’in dehasından koparılıp alınmıştı. 1972 yılında, kanser olduğunu kimseye söylemeden, 1500’e yakın eser bırakarak 51 yaşında hayata veda etti. Arkasında bıraktığı en büyük miras, sadece ezgiler değil; bir halkın acısını, sevincini ve kimliğini notalara nakşeden "Zîrek" (Zeki) bir ruhun sessiz ama devasa yankısıydı.