Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde gerçekleştiren yönetmen Emin Alper, yedi yıllık bir aranın ardından yeniden Altın Ayı için iddialı bir geri dönüş yaptı. Tepenin Ardı ile başlayan uluslararası başarı grafiğini Kız Kardeşler ile taçlandıran Alper, son yapımı Kurtuluş’un galasında yaptığı siyasi çıkışla da festivalin en çok konuşulan isimlerinden biri oldu. Berlinale Palast’taki gösterimin ardından sahneye çıkan yönetmen, filminin bir toplumun işleyebileceği korkunç suçları odağına aldığını belirterek, güncel trajedilere de sert eleştiriler getirdi. Alper, konuşmasında İsrail’in Gazze’de yürüttüğü eylemleri soykırım olarak nitelendirirken, hem Batı’nın işbirlikçi tutumuna hem de otokrat rejimlere karşı insanlığın birleşmesi gerektiği çağrısında bulundu.

Geçmişin Hayaletleri ve Toprağa Dönüş Mücadelesi
Filmin hikâye evreni, merkezine iki Kürt köyü arasındaki derin ve kanlı çatışmayı yerleştiriyor. Köylerden birinin devletle iş birliği yaparak koruculuğu seçmesi, diğerinin ise bu dayatmayı reddederek boşaltılması, yıllar süren bir ayrışmanın temelini oluşturuyor. Çatışmaların dindiği iddia edilen bir dönemde, köylerine geri dönen eski sakinler ile onların topraklarına yerleşen korucu köylüler karşı karşıya geliyor. Emin Alper, bu mülkiyet kavgasını sadece fiziksel bir çatışma olarak değil; komplo teorilerinin dini hurafelerle harmanlandığı, rasyonellikten kopan bir toplumun cinnet hali olarak resmediyor. Tepenin Ardı’ndaki evrensel alegoriden farklı olarak Kurtuluş, Türkiye’nin yakın tarihine ve siyasi dokusuna çok daha doğrudan, yerel bir yerden eklemleniyor.

Sinematografik Görkem ve Politik Eleştirinin Dengesi
Kurtuluş, teknik işçiliği ve atmosfer kurma becerisiyle bu yılki yarışmanın en gösterişli yapımlarından biri olarak öne çıkıyor. Emin Alper, Abluka filminde sergilediği klostrofobik ve tekinsiz mekan kullanımını burada da başarıyla sürdürerek seyirciyi hummalı bir rüyanın içine hapsediyor. Ancak filmin Türkiye siyasetine bu denli gömülü olması, uluslararası izleyici için bağ kurma zorluğu yaratabileceği gibi, 90’lı yıllardaki ağır hak ihlallerini bir iç husumet ölçeğine indirgeme riskini de beraberinde getiriyor. Yine de giderek artan ritmi ve sanrılarla gerçeği iç içe geçiren kurgusuyla film, sinemasal iddiasını sonuna kadar koruyor.

Altın Ayı Yolunda Güçlü Rakipler ve Yeni Eğilimler
Festivalin genel tablosuna bakıldığında Kurtuluş’un karşısında oldukça dişli rakipler bulunuyor. İlker Çatak’ın Sarı Zarflar’ı ve Alain Gomis’in post-kolonyal bir meditasyon niteliğindeki üç saatlik yapıtı Dao, eleştirmenlerin favori listelerinde başı çekiyor. Özellikle Markus Schleinzer imzalı Rose, Sandra Hüller’in etkileyici performansıyla muhafazakârlık ve toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden güçlü bir adaylık sergiliyor. Diğer taraftan Tunus’taki homofobiyi kadınların gözünden anlatan À voix basse ve merakla beklenen Anthony Chen imzalı We Are All Strangers, bu yılki Berlinale’nin insan hakları ve aile dramaları ekseninde şekillenen yarışma seçkisini tamamlıyor.





