Tarih, yüzyıllar boyunca çoğunlukla savaş meydanlarında kılıç sallayanların veya taht oyunlarıyla ülkeleri yönetenlerin tekelinde bir anlatı olarak kaldı. Kalem, kılıcın gölgesindeydi ve o kalemi tutan el, neredeyse istisnasız bir şekilde erkek eliydi. Ancak 19. yüzyılın başlarında, İran coğrafyasında, Kürdistan’ın kalbi sayılan Sine’de (Senendec) bu ezberi bozan bir irade ortaya çıktı. O sadece bir şair ya da soylu bir prenses değildi; zamanın akışına karşı duran, kelimeleriyle geçmişi yeniden inşa eden ve "kadınlar tarih yazamaz" algısını yerle bir eden bir figürdü. Kimi zaman Mah Şeref Han, kimi zaman Mesture Erdalan olarak anıldı; ancak tarih onu, Ortadoğu’nun bilinen ilk kadın tarihçisi Mesture-i Kürdistani olarak kaydetti.
'Zekanın Göklerinde Bir Yıldız': Saray Duvarlarını Aşan Eğitim
1805 yılında, Erdalan Emirliği'nin yüksek duvarlarla çevrili sarayında dünyaya gelen Mah Şeref, "ayın şerefi" anlamına gelen isminin hakkını verecek bir parlaklığa sahipti. Dönemin kız çocukları için biçilen geleneksel rollerin aksine, o, kaderine razı gelmeyi reddeden bir ruhla büyüdü. Şansı, dönemin saygın isimlerinden biri olan babası Ebül Hasan Bey’di. Babası, kızının eğitimine, bir erkek çocuğunun eğitimine gösterilen özenden çok daha fazlasını gösterdi.

Kendi ifadeleriyle, "eğitimin zirvesinde ve zekanın göklerinde bir yıldız olan babası sayesinde" yetişti. Bu ayrıcalıklı konumunu bir konfor alanı olarak değil, bir sorumluluk olarak gördü. Genç yaşta Kürtçe'nin farklı lehçelerinin yanı sıra Farsça ve Arapça'da yetkinleşti, hat sanatında ustalaştı ve İslami ilimlerde derinleşti. Ancak onun asıl tutkusu, geçmişin tozlu sayfaları ve şiirin büyüleyici dünyasıydı. Saray atmosferi ona sadece teorik bilgiyi değil, aynı zamanda devlet yönetiminin, diplomatik ilişkilerin ve bölgesel güç savaşlarının karmaşık yapısını da gözlemleme fırsatı sundu.
"Neden Kadınlar Tarih Yazamaz?": Bir Eksikliği Tamamlama Misyonu
Mesture’nin entelektüel yolculuğundaki kırılma noktası, sarayda tarihçilerin ve bilginlerin sohbetlerine kulak misafiri olduğu anlarda şekillendi. Anlatılan hikayelerde bir şeyin eksik olduğunu fark etti: Kadınlar. Tarih kitaplarında kadınlar ya hiç yoktu ya da sadece hükümdarların hayatlarındaki yan karakterler olarak silik gölgeler halinde geçiyordu.

Bu durum zihninde büyük bir soru işareti ve ardından bir misyona dönüştü: "Eğer bugüne kadar yazılanlar eksikse, o eksikliği tamamlamak bana düşer." O, tarihi sadece masa başında eski metinleri derleyerek yazmadı. Şehirleri dolaştı, saraylardaki politik tartışmalara katıldı ve en önemlisi halkın yaşadıklarına kulak verdi. Onun tarih anlayışı sadece emirlerin ve savaşların kronolojisi değil; toplumsal dönüşümlerin, ahlaki çöküşlerin ve halkın kaderinin canlı bir anlatısıydı. Bu bilinçle kaleme aldığı "Erdalan Tarihi" (Târîx-i Erdelan), sadece bir hanedanlığın değil, bir dönemin ve coğrafyanın sosyokültürel haritasını çıkaran temel bir kaynak haline geldi.
Mürekkep ve Şiirle Örülen Bir İttifak: Hüsrev Han ile Yıllar
Mesture’nin hayatı sadece ciddi tarih araştırmalarından ibaret değildi; edebiyat onun için bir sığınaktı. "Mestûre" mahlasıyla yazdığı şiirlerde tabiatı, aşkı ve zamana dair sitemlerini dile getirdi. Hayatının en parlak dönemi, Erdalan Beyi Hüsrev Han ile yollarının kesişmesiyle başladı.

Bu evlilik, klasik bir saray izdivacından çok öteydi; entelektüel bir ortaklık, bir sanat yoldaşlığıydı. Hüsrev Han da edebiyata düşkün bir yöneticiydi. Sarayda karşılıklı Farsça ve Kürtçe şiirler okuyan, devlet meselelerini tartışan bu çift, birbirlerinin zihin dünyasını besledi. Mesture, bu dönemde siyasi gelişmeleri en tepeden izleyen bir gözlemci konumundaydı. Ancak bu üretken ve mutlu dönem sadece altı yıl sürdü. 1834 yılında Hüsrev Han’ın ölümü, Mesture için büyük bir yıkımın başlangıcı oldu. Şiirlerindeki coşkulu ton, yerini derin bir hüzne ve melankoliye bıraktı.
Saraydan Sürgüne: Yıkımın Ortasında Ölümsüzleşen Bir Kalem
Hüsrev Han'ın ardından Erdalan Emirliği'nde başlayan iktidar mücadeleleri ve İran merkezi otoritesinin artan baskısı, Mesture’nin hayatını dramatik bir şekilde değiştirdi. Bir zamanlar "hanımefendisi" olduğu topraklardan koparıldı. Yaklaşık 2000 kişilik maiyetiyle birlikte önce Merivan’a, ardından Süleymaniye’ye (bugünkü Irak toprakları) sürgün edildi.

Sürgün yılları; hastalık, açlık, yoksulluk ve vatan hasretiyle geçti. Yıllardır parçası olduğu topraktan koparılmanın acısı, en yakın dostu ve kuzeni Hüseyin Kulan’ın 1847’deki ölümüyle katmerlendi. Bu kayıptan kısa bir süre sonra, henüz 43 yaşındayken, yoksulluk içinde hayata veda etti ve Süleymaniye’de toprağa verildi.
Fiziksel varlığı erken bir yaşta sona erse de, Mesture-i Kürdistani’nin mirası zamana meydan okudu. 20.000 beyitlik şiir divanı yüzyıllar boyunca dilden dile aktarıldı, "Erdalan Tarihi" ise modern tarihçilerin başvuru kaynağı olmayı sürdürdü. 1927’de Sine’de açılan ilk kız okuluna onun adının verilmesi veya bugün Erbil’de heykelinin yükselmesi tesadüf değildir. O, sadece geçmişi kaydeden bir tarihçi değil, kendi kaderini tayin etme cesareti göstererek geleceğin kadınlarına ilham veren bir öncüydü.




