Kültür - Sanat

Kürt Cemo: Ölümünün 36. Yılında Cemal Süreya

Sürgünle büyüyen, “Kürt Cemo” diye alay edilen Cemal Süreya, şiirini kimlik, yoksulluk ve politik hafızayla kurdu. Ölümünün yıldönümünde hatırlıyoruz.

Abone Ol

Cemal Süreya’nın ölümü, Türkiye edebiyatında yalnızca büyük bir şairin kaybı değildir; aynı zamanda uzun yıllar bastırılmış, ertelenmiş, kimi zaman da görmezden gelinmiş bir kimlik anlatısının yarım kalmasıdır. 9 Ocak 1990’da hayata veda eden Cemal Süreya, ardında aşk şiirleriyle olduğu kadar sürgünle, devlet şiddetiyle, politik suskunlukla şekillenmiş bir hayat hikâyesi bıraktı. Bugün hâlâ birçok okur, onun şiirlerini konuşurken, “Kürt Cemo”yu es geçiyor.

Bir sürgün çocuğu olarak hayata başlamak

Asıl adı Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan’ın Pülümür ilçesinde, Alevi Kürt-Zaza bir ailede dünyaya geldi. Henüz altı yaşındayken, 1938 Dersim Katliamı’nın ardından ailesiyle birlikte Bilecik’e sürgün edildi. Bu sürgün, onun hayatında yalnızca bir coğrafya değişimi değil, kalıcı bir kırılmaydı. Çocuk yaşta tanıklık ettiği zorunlu göç, asker nezaretinde yapılan yolculuklar, yük vagonları, polisler ve köylerdeki dışlanmışlık hissi, Süreya’nın hem kişiliğini hem de şiirsel duyarlılığını belirleyen temel unsurlardan biri oldu.

Annesi Güllü Hanım, sürgünden yalnızca altı ay sonra, henüz 23 yaşındayken hayatını kaybetti. Ardından babasını da genç yaşta yitiren Süreya, çocukluğunu “anasız, babasız” bir eksiklik duygusuyla geçirdi. Bu eksiklik, ilerleyen yıllarda onun şiirinde sıkça görülen yalnızlık ve kırılganlık hâlinin biyografik zeminini oluşturdu.

“Kürt Cemo” lakabı ve kimliğin yükü

Bilecik’te okula başladığında Cemal Süreya, yaşıtlarının alaycı bakışlarıyla karşılaştı. Sürgün edilmiş, yoksul ve Kürt bir çocuktu. Okul arkadaşları ona “Kürt Cemo” diyordu. Bu lakap, masum bir çocukça takılma değildi; dönemin inkâr ve asimilasyon politikalarının küçük bir okul bahçesine yansımış hâliydi. Süreya, yıllar sonra bu dönemi kendi ağzından şöyle anlatacaktı:

“Benim adım Cemal Süreya. Kürt Cemo derler bana. Alevi ve Kürt’üm. Zaza’yım da. Çoğusu bilmez bu yönümü. Küçüktüm ve sürgün edilmiştik. Arkadaşlarıma alay konusu oldum hep.”

Bu sözler, yalnızca kişisel bir hatırat değil, Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren Kürt kimliğinin nasıl bastırıldığını gösteren güçlü bir tanıklıktır. Süreya’nın “Kürt Cemo”yu uzun yıllar yüksek sesle dile getirmemesi, bir inkâr değil; hayatta kalma stratejisiydi.

Şiirle kurulan yeni bir ülke

Parasız yatılı okullarda geçen yıllar, İstanbul ve Ankara arasında gidip gelen bir gençlik, Cemal Süreya’nın edebiyatla kurduğu bağı güçlendirdi. Haydarpaşa Lisesi’nde aruzla başlayan şiir serüveni, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bambaşka bir yöne evrildi. İkinci Yeni’nin öncü isimlerinden biri olarak anılmasını sağlayan özgün dili, tam da bu dönemde şekillendi.

Ancak Süreya’nın şiiri, yalnızca bireysel bir estetik arayış değildi. Demokrat Parti iktidarının son dönemine, 27 Mayıs’a, 12 Mart’a ve 12 Eylül’e tanıklık etmiş bir kuşağın içinden konuşuyordu. “555K” şiiri, bu tanıklığın en açık örneklerinden biridir. Şiir, yalnızca bir protesto anının kaydı değil; devlet, iktidar ve halk arasındaki gerilimin şiirsel bir belgesidir.

Sosyalizm, devlet ve suskunluklar

Cemal Süreya hiçbir zaman bir parti üyesi olmadı. Ancak hayatı boyunca sosyalist bir dünya görüşünü savundu. Bürokratlık yaptığı yıllarda bile işçilerle yan yana durdu; Darphane grevinde çadırda görüldü. Devletin kültür politikalarına, darbelerin sanatı boğan atmosferine mesafesini korudu. Kenan Evren’in davetini reddetmesi ya da Turgut Özal’a yönelik açık eleştirileri, bu mesafenin göstergelerindendi.

Onun şiiri, çoğu zaman dolaylı, örtük ama ısrarlı bir politik damar taşır. 1980’lerden sonra ise bu damar daha görünür hâle geldi. “Kısa Türkiye Tarihi” şiirleri, darbelerle şekillenen bir ülkenin panoramasını sunar. Aynı dönemde yazdığı “Kürtler ve Arnavutlar” şiiri ise, Süreya’nın kimliğiyle kurduğu geç ama net yüzleşmenin ifadesidir: “Kürtler yalan söylemek zorunda.”,

Kürt Cemo’nun mirası

Cemal Süreya, hayatının son yıllarında Kürt kimliğini daha açık dile getirmeye başladı. Kürtçe bilmemekten duyduğu pişmanlığı gizlemedi; öğrenmeye niyetlendi, ancak 12 Eylül’ün yarattığı baskı ortamı buna da izin vermedi. Yine de şiiriyle, tanıklığıyla ve suskunluklarıyla bir hafıza bıraktı.

Bugün Cemal Süreya’yı anmak, yalnızca büyük bir şairi hatırlamak değildir. Aynı zamanda Dersim sürgününü, parasız yatılı okulları, alay edilen kimlikleri ve geç gelen yüzleşmeleri de hatırlamaktır. “Kürt Cemo”, Türkçe şiirin başkentinde kendine bir ülke kurdu. O ülke hâlâ okunuyor, hâlâ tartışılıyor, hâlâ rahatsız edici sorular sormaya devam ediyor.

Dicle TV (@dicletvcom)'in paylaştığı bir gönderi