Gazeteci İrfan Aktan, Rojava’ya yönelik saldırılar sürecinde Türkiye’de “ana akım medya” olarak adlandırılan yayın organlarının tutumunu eleştirerek, medyanın haber üretmekten çok iktidarın resmi söylemini yeniden üreten bir propaganda aygıtı gibi hareket ettiğini belirtti. Aktan, özellikle HTŞ, DAİŞ ve Türkiye’nin desteklediği paramiliter güçlerin Rojava’da Kürtlere yönelik saldırılarının ana akım medya tarafından olumlu bir çerçevede sunulduğunu, sivillerin yaşam hakkı ihlallerinin, göçlerin, yağma ve kaçırma vakalarının, soğuktan ölen çocukların ve insani krizin büyük ölçüde görmezden gelindiğini ifade etti.

Ana akım medyanın uzun yıllardır gerçekliği ters yüz eden bir dil kullandığını dile getiren Aktan, bu yayın çizgisinin geniş toplumsal kesimlerde saldırılara yönelik sorgusuz bir destek zemini oluşturduğunu söyledi. Ona göre yaşananlar, medyanın “gerçek” ile kurduğu ilişkinin yeniden tartışılmasını zorunlu kılıyor. Aktan, “Medya iktidarın savaş politikalarını ve merkeziyetçi programını yeniden üreten bir propaganda aygıtına dönüşmüş durumda. Suriye ve Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında kullanılan militarist ve anti-Kürt dil toplumsal bölünmeyi derinleştiriyor. Yürütülen yalnızca sahadaki bir savaş değil, hakikate karşı da bir savaştır” dedi.

“Türkiye’de ana akım değil, savaş medyası var”

Türkiye’de klasik anlamda bir ana akım medyadan söz etmenin zor olduğunu belirten Aktan, mevcut yapının daha çok “iktidar medyası” ya da “savaş medyası” olarak tanımlanabileceğini söyledi. Bu medya düzeninde haber dilinin, iktidarın siyasi projesine göre şekillendiğini ifade eden Aktan, halkı bilgilendirme işlevinin geri plana itildiğini, yayıncılığın iktidar programının sözcülüğüne dönüştüğünü kaydetti.

Aktan, hakikatin iktidarın süzgecinden geçirilerek aktarıldığını ve bunun yalnızca Kürt meselesinde değil, gündelik olaylarda dahi gözlemlendiğini dile getirdi. Örneğin bir sel felaketinin, iktidar belediyesinde yaşandığında “doğal afet” olarak, muhalefet belediyesinde yaşandığında ise “belediye zafiyeti” olarak sunulabildiğini belirten Aktan, bu yaklaşımın medyanın içinde bulunduğu krizi ve çıkmazı gösterdiğini ifade etti.

Medya sahipliğinin büyük ölçüde iktidar lehine el değiştirmesinin ve alternatif medyanın çeşitli yöntemlerle baskılanmasının, sektördeki çeşitliliği ortadan kaldırdığını söyleyen Aktan, bunun toplumsal ve siyasal kutuplaşmayı medya alanına da taşıdığını kaydetti. Herkesin kendi mahallesinin gazeteciliğini yaptığı bir zeminde hakikate objektif yaklaşmanın zorlaştığını belirten Aktan, “Yorum değişebilir ama hakikatin kendisi bu kadar değişken olamaz” dedi.

Aleviliğin en kutsal zamanı: Hızır ayı başladı
Aleviliğin en kutsal zamanı: Hızır ayı başladı
İçeriği Görüntüle

Rojava, merkeziyetçilik ve etnik çatışma riski

Aktan, 6 Ocak’tan itibaren Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında Türkiye’deki medya dilinin, Şam yönetiminin söylemini dahi geride bırakan bir savaş dili benimsediğini ifade etti. Önceki dönemlerde en azından etnik kimlikler konusunda belirli bir hassasiyet gösterildiğini, ancak bugün anti-Kürt söylemin gazetelerde ve televizyonlarda filtresiz biçimde kullanılabildiğini dile getirdi. Bu dilin Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve Suriye’deki diğer etnik ve dini gruplara yönelik ayrımcı bir zemini güçlendirdiğini belirten Aktan, bunun toplumsal bölünme açısından tehlikeli bir eşik anlamına geldiğini vurguladı.

Ortadoğu’daki güç dengelerine de değinen Aktan, uluslararası aktörlerin ve bölge devletlerinin ademi merkeziyetçi, azınlık haklarını gözeten yapılar yerine daha kolay ilişki kurabilecekleri merkeziyetçi rejimleri tercih ettiğini söyledi. Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye ile geçmişte Kürt karşıtlığı temelinde şekillenen işbirliğini yeniden canlandırma eğiliminde olduğunu belirten Aktan, 2003 Irak işgali ve Güney Kürdistan’ın federatif yapıya kavuşmasıyla bu zeminin zayıfladığını, Rojava’nın 2013-2014 sonrasında IŞİD’in gerilemesiyle güç kazandığını ifade etti.

İsrail ile Şam arasında 6 Ocak sonrasında sağlanan güvenlik anlaşmasının ardından Kürtlere yönelik saldırıların hızlandığını belirten Aktan, SDG’nin kendi bölgelerine çekilmek zorunda kaldığını hatırlattı. 29-30 Ocak’ta varılan anlaşmayla yeni bir sürece girildiğini, bunun taraflar açısından ideal olmasa da geniş çaplı bir etnik çatışma ihtimalini şimdilik sınırladığını söyledi. Ancak tehlikenin sürdüğünü vurgulayan Aktan, Türkiye’nin Suriye’de yeni bir iç savaşın önlenmesi konusunda sorumluluk üstlenmesi gerektiğini ifade etti.

Kürtlerin seküler ve kadın özgürlükçü bir toplumsal dinamik taşıdığını belirten Aktan, gazetecilik açısından en büyük sorumluluğun hakikati olduğu gibi aktarmak olduğunu söyledi. “Hakikatin süse, makyaja ihtiyacı yok” diyen Aktan, sahada ağır riskler altında çalışan gazetecilerin yalnızca bir çatışmayı değil, hakikate karşı yürütülen savaşı da belgelediğini kaydetti. Ona göre, gerçeği çarpıtmadan aktarmak, ezilenlerin ve mağdurların sesini duyurmanın en temel yolu olmaya devam ediyor.

Kaynak: Mezopotamya Ajansı