Esma Ocak, yalnızca yazdığı romanlar ve hikâyelerle değil, aynı zamanda Diyarbakır’ın toplumsal hafızasını edebiyata taşıyan anlatımıyla da bölgenin önemli edebiyat isimleri arasında yer aldı. 5 Haziran 1928’de Diyarbakır’da dünyaya gelen Ocak, çocukluk yıllarını mahalle mekteplerinde geçirdi, gençlik dönemini ise Bismil’in köylerinde sürdürdü. Yaşamı boyunca özellikle kadınların sessiz bırakılan hikâyelerini, kırsal yaşamın görünmeyen taraflarını ve toplumsal acıları eserlerine taşıdı.

Görücü usulü evlilik nedeniyle lise eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalan Esma Ocak’ın yaşamı, 33 yaşında eşini kaybetmesiyle birlikte farklı bir döneme girdi. Eşinin ardından geleneksel yaşamın içerisine kapanmak yerine ailesinin tarım işlerini yönetmeye başlayan Ocak, aynı dönemde yazıyla daha güçlü bir bağ kurdu. Gündüzleri tarlalarla ilgilenirken, akşamları kadınlardan dinlediği hikâyeleri kaleme almaya başladı. Bu süreç, onun edebiyat dünyasına açılan kapısı oldu.
Ahmet Arif’in mektubuyla görünür oldu
Uzun süre yazdıklarını çevresinden saklayan Esma Ocak, metinlerini daha sonra Ahmet Arif’e gönderdi. Ahmet Arif’in verdiği destek, Ocak’ın edebiyat yolculuğunda önemli bir dönüm noktası oldu. Şairin, “Berdel” için kaleme aldığı önsözde Esma Ocak’ın kolay olanı değil, zor olanı seçtiğini vurguladığı belirtildi.

Arif’in önsözünde yer verdiği, “Yüreği yoksul ve namuslu kardeşlerimizin çektiği acılarla dolu bir yazarın bu tavrına saygı duyarız” sözleri, Ocak’ın anlatı dünyasının temel karakterini de ortaya koydu. Bu destekle birlikte “Berdel”, daha geniş okur çevrelerine ulaşırken, eser aynı zamanda daha sonra yönetmen Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlandı.
Kürt sözlü kültürü ile modern anlatı arasında
Esma Ocak’ın edebiyatı, hem Kürt sözlü anlatı geleneğinden hem de modern edebiyat biçimlerinden beslenen bir yapı taşıdı. Dengbej kültürünü yakından takip eden Ocak’ın, köy köy dolaşarak sözlü anlatıları dinlediği ve bunları edebi üretiminde değerlendirdiği ifade edildi.

Ancak Ocak’ın üretimi, ne tam anlamıyla dönemin Türk edebiyat çevrelerinde ne de güncel Kürt edebiyatı tartışmalarında belirgin bir yere yerleşebildi. Eserlerinde ideolojik bir çerçeve kurmak yerine insan hikâyelerine, kadınların yaşadığı görünmez acılara ve bölgenin toplumsal gerçekliğine odaklanan yazar, Diyarbakır’ı yalnızca bir mekân olarak değil, yaşayan bir hafıza alanı olarak anlattı.
Kırklar Dağı’nı, Dicle Nehri’ni ve kırsal yaşamın dönüşümünü eserlerinde sıkça işleyen Ocak, özellikle kadınların toplum içerisindeki sessiz mücadelesini görünür kılmaya çalıştı. Yazılarında melodramdan uzak bir anlatım tercih eden yazar, insan ilişkileri ve toplumsal baskılar üzerine yoğunlaştı.
Geride kalan eserler ve hafıza tartışması
25 Mayıs 2011’de hayatını kaybeden Esma Ocak, ardında 13 eser bıraktı. Yazarın yaşamı boyunca gündeme gelen “Esma Ocak Müzesi” fikri ise yıllar içerisinde gerçekleşmeyen kültürel projeler arasında kaldı. Bugün müze olarak değerlendirilmesi planlanan yapının harabeye dönüşmüş olması, yalnızca fiziksel bir yapının değil, aynı zamanda kültürel hafızanın da ihmal edildiği yönünde değerlendirmelere neden oluyor.

Esma Ocak’ın yaşamı ve eserleri, Diyarbakır’ın kültürel belleğinde kadınların üretimlerinin nasıl görünmez hale gelebildiğine dair önemli örneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Özellikle “Sara Sara” ile genç kuşaklara ulaşmayı hedefleyen yazarın, yaşamı boyunca beklediği ilgiyi tam anlamıyla göremediği ifade ediliyor.
Buna rağmen Esma Ocak’ın eserleri, Diyarbakır’ın toplumsal hafızasını, kadınların sessiz direnişini ve bölgenin kültürel dönüşümünü kayıt altına alan önemli edebi çalışmalar arasında yer almayı sürdürüyor.