Ortadoğu’da değişen güç dengeleri, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltması ve Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, Kürtlerin geleceğine ilişkin belirsizlikleri artırıyor. Doç. Dr. Arzu Yılmaz, Kürtlerin bu süreçte Türkiye ile yürütülen süreci tercih etmesini rasyonel bir karar olarak değerlendirirken, sürecin ilerlememesi durumunda farklı ittifak arayışlarına yönelme hakları bulunduğunu söyledi. Yılmaz, “Sürecin yürümediği durumda, tıpkı diğer aktörler gibi Kürtlerin de farklı ittifak arayışlarına girme hakları var” dedi.
Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendiren Yılmaz, Suriye’de merkezi yönetim ile ademimerkeziyetçi yapı isteyen güçler arasındaki mücadelenin henüz sonuçlanmadığını belirtti. ABD’nin bölgeden çekilmesinin Kürtler açısından yeni bir güvenlik riski doğurduğuna dikkat çeken Yılmaz, Türkiye’de yürütülen sürecin bu riskin aşılması için geliştirilen arayışlardan biri olduğunu ifade etti.
Suriye’de henüz kazanan ve kaybeden yok
Suriye’de merkezi bir yönetim kurmak isteyenlerle ademimerkeziyetçi bir yapı inşa etmeyi savunanlar arasındaki mücadelenin sürdüğünü belirten Yılmaz, mevcut tablonun kesin bir sonuca işaret etmediğini söyledi. Suriye’de kazanan ya da kaybeden tarafı belirlemek için henüz yeterli veri bulunmadığını vurgulayan Yılmaz, nihai sonucun Ortadoğu’daki güç dengelerinin yeniden kurulmasıyla ortaya çıkacağını kaydetti.
Yılmaz, Suriye’deki mevcut yönetimin niteliğine ilişkin değerlendirmesinde, “Hâlihazırda yaşanan bir illüzyon” ifadesini kullandı. Geçici hükümetin görev süresine ilişkin açıklamaların değiştiğine işaret eden Yılmaz, başlangıçta dört yıldan söz edilirken daha sonra New York’ta altı yıllık bir sürenin gündeme geldiğini belirtti. Ona göre bu durum, Suriye’deki siyasi mücadelenin henüz bir sonuca ulaşmadığını gösteriyor.
Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesini bir halk devrimi olarak görmediğini belirten Yılmaz, süreci “uluslararası komployla” bir rejimin düşürülüp yerine başka bir zorba rejimin kurulmaya çalışılması şeklinde yorumladı. Yeni yönetime yönelik toplumsal desteğin niteliğine de değinen Yılmaz, insanların 50-60 yıla dayanan baskıcı yönetimin sona ermesinin ardından yeni yönetime bir şans verme eğiliminde olduğunu söyledi.
Yılmaz’a göre Suriye’de merkezi yönetimi güçlendirme girişimlerinin önündeki temel sorunlardan biri, bu hedefi hayata geçirecek aktörlerin kapasitesinin sınırlı olması. ABD’nin merkezileşme projesini ortaya koyduğunu ancak bunun ekonomik, siyasi ve mali yükünü üstlenmeye istekli görünmediğini belirten Yılmaz, ABD’nin müttefiklerinin de hedeflenen dönüşümü gerçekleştirecek kapasiteye sahip olmadığını ifade etti.
Bu nedenle merkezileşme söylemiyle atılan adımların sahada aynı sonucu doğurmadığını savunan Yılmaz, bölgesel aktörlerin kendi nüfuz alanlarını genişletmeye odaklandığını ve bunun merkezi yönetim hedefini zayıflatabildiğini kaydetti.
Rojava’daki kurumlar tasfiye edilmedi
Suriye’deki gelişmelerin yalnızca askeri yapılar üzerinden okunamayacağını belirten Yılmaz, Rojava deneyiminin askeri gücün yanı sıra sivil, siyasi ve idari kurumlara dayandığını hatırlattı.
Esad yönetiminin devrilmesinden bu yana yaşanan gerilim ve şiddetin, entegrasyon sürecinin büyük ölçüde Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) askeri yapısıyla sınırlandırılmasından kaynaklandığını ifade eden Yılmaz, diğer sivil ve idari kurumların varlığını sürdürdüğünü söyledi.
Yılmaz, uluslararası baskı ve sınırlı imkânlar nedeniyle atılan pragmatik adımların dışarıdan bir teslimiyet tablosu gibi görülebildiğini, ancak sahadaki kurumların tamamen tasfiye edilmediğini belirtti. Bu kurumların eskisi gibi olmasa da faaliyetlerini bir tür gri alanda sürdürdüğünü söyleyen Yılmaz, Suriye’de devam eden gerilimin nedenlerinden birinin de bu durum olduğunu dile getirdi.
Türkiye-İsrail rekabeti ABD sonrası düzenle ilgili
Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi değerlendiren Yılmaz, rekabetin temelinde ABD’nin bölgedeki rolünün azalmasının ardından kurulacak yeni düzenin yürütücülüğünü kimin üstleneceği sorusunun bulunduğunu söyledi.
Yılmaz’a göre ABD, İbrahim Anlaşmaları aracılığıyla yeni Ortadoğu düzeninin siyasi ve ekonomik çerçevesini oluşturmaya çalıştı. Ancak Gazze Savaşı, bu çerçevenin önemli ölçüde zarar görmesine yol açtı.
Yılmaz, Trump yönetiminin Suriye’deki dönüşüm sürecinde Türkiye’ye önemli bir rol verdiğini savunarak, İdlib’deki gelişmeleri, HTŞ ile kurulan ilişkileri, Efrîn’in işgalini ve silahlı grupların eğitilip donatılmasını bu sürecin parçaları olarak değerlendirdi.
Türkiye’nin Suriye üzerinden kendisine verilen görevi ABD yönetiminin bakış açısından başarıyla tamamlamış göründüğünü belirten Yılmaz, İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının ise ABD açısından daha yüksek maliyetler doğurduğunu ileri sürdü.
Yılmaz, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin nasıl bir yön alacağının İran savaşının sonucuyla yakından bağlantılı olduğunu söyledi. Bölgedeki yeni düzenin tek bir aktör tarafından kurulamayacağını vurgulayan Yılmaz, Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve İran’ın ayrı ayrı bu düzeni kurup sürdürecek kapasiteye sahip olmadığını ifade etti.
Mekke İttifakı’nın hedefi İsrail değil, İran olabilir
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan Mekke İttifakı’nı da değerlendiren Yılmaz, bu oluşumun doğrudan İsrail karşıtı bir yapılanma olarak görülmemesi gerektiğini söyledi.
Yılmaz’a göre Gazze Savaşı’nın ardından İbrahim Anlaşmaları’nın işlevini yerine getirmesinin zorlaşması, yeni bir ittifak girişiminin önünü açtı. Mekke İttifakı’nın bu açıdan, mevcut anlaşmaların yaşadığı sorunları aşmaya dönük alternatif bir yol olarak değerlendirilmesi mümkün.
Yemen’deki savaş üzerinden şekillenen bölgesel hizalanmanın, ittifakın İsrail’den ziyade İran’ın ve Şii nüfuzunun sınırlandırılmasına odaklandığını düşündürdüğünü belirten Yılmaz, Mekke İttifakı’nın zamanla İbrahim Anlaşmaları’yla yeniden ilişkilendirilmesinin de ihtimal dışı olmadığını kaydetti.
Ancak Yılmaz, bu ittifakın kalıcı ve kesinleşmiş bir bölgesel düzenin parçası olarak görülmesine karşı çıktı. Ortadoğu’da mevcut ittifakların istikrarlı biçimde işlemediğini, yeni kurulan yapıların da ne kadar kalıcı olacağının bilinmediğini belirten Yılmaz, güç dengeleri oluşmadan bu tür siyasi girişimlerin sonuçlarını değerlendirmenin erken olduğunu söyledi.
Mekke İttifakı’nın İran’a karşı caydırıcılık amacı taşıyabileceğini belirten Yılmaz, buna karşın ittifaka katılan ülkelerin İran’la doğrudan cephe savaşına girmeye hevesli görünmediğini ifade etti.
ABD’nin çekilmesi Kürtler için güvenlik riski yaratıyor
ABD’nin Suriye, Irak ve Federe Kürdistan’daki askeri varlığını azaltmasının Kürtler açısından yeni bir güvenlik sorunu doğurduğunu belirten Yılmaz, Kürtlerin bölgedeki siyasi aktörler olarak güç kazanmasını yalnızca ABD’nin askeri varlığıyla açıklamanın eksik olacağını söyledi.
Yılmaz’a göre 1990’lardan sonra Ortadoğu’da ulus devletlerin zayıflaması ve devlet dışı aktörlerin güç kazanması, Kürtlerin kendi siyasi alanlarını oluşturmasına imkân sağladı. ABD’nin askeri varlığı ise bu süreçte kırılgan bir güvenlik şemsiyesi sundu.
Ancak bu güvenlik desteğinin Kürtleri korumayı amaçlayan kalıcı bir stratejiye dayanmadığını vurgulayan Yılmaz, ABD’nin hem Saddam döneminde hem de Rojava’da önceliklerinin farklı olduğunu söyledi. Rojava’daki askeri desteğin taktik, geçici ve IŞİD’le mücadeleyle sınırlı olduğunu belirten Yılmaz, ABD’nin çekilmesiyle bu şemsiyenin ortadan kalktığını ifade etti.
Yılmaz, “Amerika’nın askeri varlığının Kürtlere sağladığı bir güvenlik şemsiyesi vardı, artık olmayacak” dedi.
Kürtlerin bu güvenlik açığını kapatacak yeni bir ittifaka henüz sahip olmadığını belirten Yılmaz, Türkiye’deki sürecin bu arayışın bir parçası olduğunu söyledi. Yılmaz, “Türkiye’deki süreç, ortadan kalkan bu güvenlik şemsiyesinin yerini doldurmaya dönük bir girişim” ifadelerini kullandı.
Sürecin Kürtler açısından uzun vadeli bir güvenlik mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğinin henüz belli olmadığını kaydeden Yılmaz, bunun Ortadoğu’daki güç dengelerinin nasıl şekilleneceğine bağlı olduğunu belirtti.
Türkiye’deki süreç Kürtlerin hedef olmasını engelledi
Türkiye’de yürütülen sürecin sonuçlarını değerlendirirken Yılmaz, bu sürecin Kürtlerin bölgesel güç mücadelesinde hedef hâline gelmesini önlemeye yardımcı olduğunu söyledi.
Yılmaz, sürecin kusursuz bir çözüm olmadığını ancak son iki yılda Kürtlerin hedef olmaktan olabildiğince uzak kalmasına katkı sunduğunu belirtti. Buna karşılık sürecin kalıcı güvenlik sağlayıp sağlayamayacağının, siyasi adımların nasıl ilerleyeceğiyle birlikte bölgedeki güç dengelerine bağlı olduğunu ifade etti.
Abdullah Öcalan’ın silahsızlanma ve demokratikleşme sürecini başlatmasını siyaset bilimi açısından değerlendiren Yılmaz, Kürt siyasal aktörlerinin bu süreçte aldığı kararları rasyonel bulduğunu söyledi.
Yılmaz, Kürtlerin savaş ortamında hedef olmaktan korunmasını bu tercihin erken sonuçlarından biri olarak gösterdi. Ancak kazanımların korunmasının sürecin nasıl yönetileceğine bağlı olduğunun altını çizdi.
Kürtlerin Türkiye ile ittifakı tek seçenek olarak görmediğini belirten Yılmaz, Ortadoğu’daki diğer aktörler gibi Kürtlerin de farklı siyasi ve güvenlik seçeneklerine yönelebileceğini vurguladı.
Yılmaz, “Sürecin yürümediği durumda, tıpkı diğer aktörler gibi Kürtlerin de farklı ittifak arayışlarına girme hakları var. Bu bağlamda bir seçim yapma aklına da sahip olduklarını bugüne kadar attıkları adımlardan çıkarsamak zor değil” dedi.
Şengal’in geleceği Haşdi Şabi’nin entegrasyonuna bağlı
Irak’taki silahlı yapıların entegrasyonu ve Şengal’deki gelişmeler hakkında da değerlendirmelerde bulunan Yılmaz, Suriye ve Irak’ta yürütülen mevcut girişimlerin hedeflenen siyasi sonuçları doğuracağına inanmadığını söyledi.
Peşmerge’nin 2005 Irak Anayasası’nda Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin savunma gücü olarak tanımlandığını hatırlatan Yılmaz, bu nedenle Peşmerge’nin devlet dışı silahlı yapıların entegrasyonu çerçevesinde değerlendirilmesinin doğru olmayacağını belirtti.
Şengal’deki gelişmeleri 2014’te IŞİD’in saldırısıyla başlayan süreç üzerinden ele alan Yılmaz, Peşmerge’nin 3 Ağustos 2014’te bölgeden çekildiğini, ardından YBŞ’nin ortaya çıktığını hatırlattı. Peşmerge’nin 2015’te koalisyon desteğiyle Şengal’e geri döndüğünü ve aynı yıl YBŞ ile birlikte yürütülen operasyonla bölgenin IŞİD’den kurtarıldığını söyledi.
2017’deki referandumun ardından Peşmerge’nin Şengal ve diğer tartışmalı bölgelerden çekilmek zorunda kaldığını belirten Yılmaz, bu süreçte YBŞ’nin de bölgedeki kontrolünün zayıfladığını ve Haşdi Şabi’nin Şengal’e yerleştiğini ifade etti.
Yılmaz, Haşdi Şabi bünyesinde yalnızca Iraklı Şii milislerin değil, Afganistan, Pakistan ve Kafkaslar’dan gelen milislerin de bulunduğunu ileri sürdü. Daha sonra YBŞ’nin, Haşdi Şabi üzerinden Bağdat’a bağlandığını belirten Yılmaz, Şengal’in geleceğinin bu yapıdan bağımsız ele alınamayacağını söyledi.
Yılmaz’a göre Şengal’deki askeri ve siyasi yapıların geleceği, Haşdi Şabi’nin Irak devletine nasıl entegre edileceğiyle yakından bağlantılı. Ancak bu entegrasyon konusunda henüz somut bir sonuç elde edilmiş değil.
Bağdat’a entegrasyonun İran’ın Irak’taki siyasi etkisini artırabileceğini savunan Yılmaz, “Bir Bağdat olsa, ona entegre olacak bir Şengal’den de bahsedebiliriz. Ama entegre olunacak bir Bağdat var mı?” diye sordu.
Yılmaz, Irak’taki siyasi aktörler üzerinde İran’ın etkili olduğunu belirterek, Bağdat’a entegre olan yapıların bu güç ilişkilerinden bağımsız sonuçlar doğurmasının zor olduğunu dile getirdi.
Türkiye’nin Kürt politikası kendi geleceğini de belirleyecek
Yılmaz, Türkiye’nin Kürt meselesine yaklaşımının yalnızca Kürtlerin geleceği açısından değil, ülkenin siyasi dönüşümü bakımından da belirleyici olacağını söyledi.
Dünya sistemindeki değişimin Türkiye’yi de etkilediğini belirten Yılmaz, ülkede yapısal ekonomik krizin yanı sıra ciddi bir siyasi kriz yaşandığını ifade etti. Türkiye’nin bu dönüşüme nasıl yanıt vereceğinin, Kürt meselesine ilişkin politikası üzerinden de okunabileceğini kaydetti.
Yılmaz, Türkiye’nin Türklük dışındaki kimlikleri de kapsayan daha çoğulcu bir ülke tahayyülüne mi yöneleceği, yoksa Cumhuriyet’in kuruluş kodlarına dayanarak dışlayıcı bir tutum mu benimseyeceği sorusunun henüz yanıtlanmadığını söyledi. Mevcut süreçte söylemler ile uygulamalar arasında çelişkiler bulunduğunu belirten Yılmaz, siyasi yönelimin henüz netleşmediğini vurguladı.
“Türkiye’nin Kürt politikasına ilişkin kararı sadece Kürtlerin kaderini etkilemeyecek, aynı zamanda Türkiye’nin kendi geleceğini de tayin edecek” diyen Yılmaz, bu tercihin ülkenin nasıl bir siyasi yapıya dönüşeceğini anlamak açısından da önemli olduğunu ifade etti.
Türkiye’de sürecin başladığı dönemde ülkenin Ortadoğu’da şekillenen yeni güvenlik, enerji ve ticaret mimarisinin dışında kaldığını belirten Yılmaz, bölgedeki birçok ülkede diplomatik ilişkilerin zayıfladığını ve Türkiye’nin yeni ticaret ve enerji koridorlarından dışlandığını söyledi.
Yılmaz’a göre Kürtlerle yürütülen süreç, Türkiye’ye bölgesel ölçekte daha istikrarlı bir profil sunma ve Irak ile Suriye’deki askeri ve siyasi nüfuzunu genişletme imkânı sağladı. Ancak sürecin kalıcı sonuçlar doğurup doğurmayacağı, hem Türkiye’nin Kürt politikasına hem de Ortadoğu’daki yeni güç dengesinin nasıl kurulacağına bağlı olacak.
Doç. Dr. Arzu Yılmaz’ın değerlendirmeleri, Kürtlerin mevcut süreci bölgesel güvenlik arayışları içinde rasyonel bir tercih olarak gördüğüne; ancak bu tercihin tek seçenek olmadığına işaret ediyor. Sürecin ilerlememesi durumunda farklı ittifak arayışlarının gündeme gelebileceğini belirten Yılmaz, Kürtlerin geleceğinin ve Türkiye’nin dönüşümünün birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor.