Dicle TV | Ekoloji | Dersim Pülümür'de Neler Oluyor?

Dersim Pülümür'de Neler Oluyor?

Maden ihaleleri, yasal değişiklikler ve ekolojik yıkım kıskacındaki Dersim’de halk, toprağın üstünün altından daha değerli olduğunu savunarak direniyor.

Maden ihaleleri, yasal değişiklikler ve ekolojik yıkım kıskacındaki Dersim’de halk, toprağın üstünün altından daha değerli olduğunu savunarak direniyor.

Dersim Pülümür'de Neler Oluyor?

Türkiye coğrafyası, son yirmi yılda enerji ve madencilik politikaları ekseninde köklü bir mekânsal dönüşüm süreci yaşamaktadır. Bu dönüşümün en radikal ve yıkıcı hissedildiği merkezlerin başında ise Dersim gelmektedir. Kentin sarp coğrafyası, derin vadileri ve zengin su kaynakları, son on yıldır sistematik bir ruhsatlandırma dalgasıyla karşı karşıyadır. Teknik veriler incelendiğinde, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü tarafından ilan edilen devasa ihale listeleri, meselenin sadece yerel bir maden ocağından ibaret olmadığını, aksine makro düzeyde bir haritalandırma ve mülksüzleştirme stratejisi barındırdığını ortaya koymaktadır. Yalnızca belirli dönemlerde yüzlerce sahayı kapsayan ve bin hektarı aşan mega ruhsat alanlarını içeren bu ihaleler, Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın el değmemiş son ekolojik koridorlarını doğrudan hedef almaktadır. Bu durum, çevre mevzuatının koruyucu kalkanlarının esnetilmesi ve yasal zeminlerin şirketlerin operasyonel kabiliyetlerini artıracak şekilde yeniden dizayn edilmesiyle paralellik göstermektedir.

Maden Kanunu ve ilgili yönetmeliklerde 2006 yılından bu yana yapılan yirmiden fazla değişiklik, madencilik faaliyetlerinin sınırlarını neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Geçmiş dönemlerde kesin koruma statüsüne sahip olan milli parklar, tabiat parkları, doğal sit alanları, tarımsal meralar, sulama havzaları ve hatta askeri yasak bölgeler, peş peşe yapılan mevzuat düzenlemeleriyle maden şirketlerinin faaliyet yürütebileceği açık alanlar haline getirilmiştir. Kamu yararı kavramının içi boşaltılarak tamamen özel sermayenin kâr marjını maksimize etmeye odaklı bir yasal koruma kalkanı inşa edilmiştir. Bu yasal esneklik, Çevresel Etki Değerlendirmesi süreçlerinde de kendini göstermektedir. Binlerce proje için verilen "ÇED Gerekli Değildir" kararları, ekolojik risklerin bilimsel ve kamusal bir süzgeçten geçirilmesini engellemekte, şirketlerin en ağır kimyasalları ve agresif kazı yöntemlerini fütursuzca kullanmasının önünü açmaktadır. Denetim mekanizmalarının yapısal olarak çökertildiği bu yeni düzende, ekolojik bütünlük geri döndürülemez biçimde örselemektedir.

Dersim maden sahası oldu I Madencilik kenti tamamen kuşattı

Dersim ölçeğinde maden haritasına bakıldığında, kentin neredeyse yarısının, meralarının yarısından fazlasının ve tescilli tabiat parklarının çok büyük bir bölümünün maden şirketlerine parselendiği görülmektedir. Ovacık bölgesinin, Munzur Dağları’nın ve Hozat sınırındaki Karaoğlan gibi kritik ekolojik ekosistemlerin yüksek oranlarda ruhsatlandırılmış olması, tehlikenin boyutunu gözler önüne sermektedir. Ağır metallerin, bakırın, alüminyumun ve özellikle siyanürlü altın madenciliğinin bölgeye dönük bu yoğun ilgisi, küresel ölçekteki hammadde ve enerji savaşlarından bağımsız değildir. Hegemonik güçlerin teknolojik ve askeri üstünlük yarışında hayati öneme sahip olan nadir toprak elementleri ile stratejik mineraller, uluslararası sermayenin bu bakir coğrafyalara barbarca saldırmasının ana motivasyon kaynağıdır. Şirketlerin kâr hırsını kamusal denetimin tamamen dışına çıkaran bu süreç, çevre hakkını ve yerel yaşamı hiçe sayan bir ekokırım pratiğine dönüşmektedir.

Pülümür Havzasında Somutlaşan Ekolojik Tehdit ve Krom Projesi

Bu genel kuşatmanın en sıcak ve somut cephelerinden biri, son günlerde Pülümür ilçesine bağlı Gurik yani Karagöz köyü ve çevresinde yaşanmaktadır. Özel bir madencilik firması tarafından hayata geçirilmek istenen krom ocağı projesi, bölge halkı için bardağı taşıran son damla olmuştur. Proje için belirlenen yatırım bedelinin düşüklüğü, yaratılacak devasa çevre tahribatının rehabilitasyonu için gereken asgari maliyetleri bile karşılamaktan uzaktır. Şirketlerin kâğıt üzerinde gösterdiği bu sembolik rakamlar, aslında doğaya ve insana verilecek zararın ne derece hafife alındığının resmi bir kanıtıdır. Maden sahasının konumlandırıldığı yer, sadece coğrafi bir koordinattan ibaret değildir; burası tarımın, arıcılığın ve nesillerdir devam eden konargöçer küçükbaş hayvancılığın kalbidir. Dolayısıyla proje, ekonomik bir kalkınma vaadinin aksine, yerel üretim gücünü tasfiye etme ve bölge ekonomisini çökertme potansiyeli taşımaktadır.

Krom madeni projesine karşı yürüyüş: 'Pülümür'de ranta ve talana geçit yok'

Karagöz ve çevre köylerini doğrudan tehdit eden bu krom madeni projesi, uluslararası koruma sözleşmelerini de açıkça ihlal etmektedir. Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi, yani bilinen adıyla Bern Sözleşmesi kuralları bu sahada tamamen görmezden gelinmektedir. Proje alanı, sözleşmeye göre kesin surette korunması gereken yaban keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, vaşak ve ayı gibi kritik fauna türlerinin birincil habitatıdır. Hatta bilim dünyasında neslinin tükendiği yönünde genel bir kabul bulunan Anadolu parsının da bu sarp dağlarda varlığını sürdürdüğüne dair güçlü bulgular ve yaşam alanları mevcuttur. Uluslararası hukuka göre, bu tür koruma altındaki canlıların habitatlarında her türlü madencilik, kazı ve tahribat faaliyeti kesin olarak yasaklanmış olmasına rağmen, yerel mahkemeler ve idari izinler bu gerçekleri bypass ederek ilerlemektedir.

Bölgenin flora zenginliği de en az faunası kadar benzersizdir. Munzur Havzası ve Hel Dağı bölgesini kapsayan bilimsel envanter çalışmalarında iki binden fazla bitki türü saptanmış ve bu türlerin yaklaşık beşte birinin endemik, yani sadece bu coğrafyaya özgü olduğu kanıtlanmıştır. Bu sayısal zenginlik, tarımsal gücüyle övünen birçok Avrupa ülkesinin toplam bitki çeşitliliğini geride bırakmaktadır. Nitekim maden sahasına sadece birkaç yüz metre mesafedeki arıcılık faaliyetlerinden elde edilen balların laboratuvar analizlerinde, dünya literatüründe henüz tanımlanmamış yüzde on üç oranında endemik polen türü tespit edilmiştir. Bu benzersiz polen çeşitliliği, bölge balının coğrafi işaret almasında en temel bilimsel dayanak olmuştur. Kısa vadeli ve sınırlı süreli bir maden işletmesi uğruna bu nitelikli bitki örtüsünün ve sürdürülebilir ekolojik üretimin feda edilmesi, rasyonel bir ekonomik akılla açıklanamaz.

Kalkınma Masalı Karşısında Sürdürülebilir Yerel Üretimin Gücü

Maden projelerinin arkasına sığınılan en büyük argüman istihdam ve ekonomik büyüme vaatleridir. Ancak Dersim’in dağlarında üretilen tulum peynirinin, tereyağının ve coğrafi işaretli balın yarattığı yıllık katma değer, maden şirketlerinin bölgeye dayattığı sembolik proje bedellerinin katbakat üzerindedir. Ülke genelinde temel gıda maddelerinin dışarıdan ithal edilmeye başlandığı bir ekonomik kriz ikliminde, yerel üretim alanlarının maden yağmasına açılması büyük bir çelişkidir. Barajlar ve hidroelektrik santralleri nedeniyle zaten tarımsal üretim alanları ciddi şekilde daralmış olan kentte, geriye kalan yegâne geçim kaynağı yaylalar, meralar ve arıcılık alanlarıdır. Dağların altındaki madeni çıkarmak için üstündeki kalıcı yaşamı yok etmek, yerel halkı mülksüzleştirerek kendi topraklarında maden işçisi haline getirmek ya da göçe zorlamak anlamına gelmektedir.

kalabalık ve şunu diyen bir yazı '0 tieri korog7 ve ይ/ን Hei HA YIR pülümür ür'de de NADENCİLIĞE' görseli olabilir

Toprağın üstünün altından daha değerli olduğu gerçeği, sadece romantik bir çevre duyarlılığı değil, matematiksel ve sosyolojik bir hakikattir. Madencilik faaliyetleri bittiğinde geriye sadece zehirlenmiş su kaynakları, çökmüş bir topoğrafya ve yaşamın kalmadığı hayalet köyler kalmaktadır. Oysa arıcılık, hayvancılık ve yerel tarım, nesiller boyu aktarılan, doğayla uyumlu, sürdürülebilir bir yaşam ve üretim biçimidir. Devletin ve ekonomi yönetiminin odaklanması gereken esas nokta, bu nitelikli yerel ürünlerin üretimini teşvik etmek, altyapı sorunlarını çözmek ve üreticiyi desteklemek olmalıdır. Sermayenin tekelleşmesini sağlayan maden ihaleleri yerine, toplumsal zengenleşmeyi ve ekolojik dengeyi koruyan bir bölgesel kalkınma modeli esas alınmalıdır. Aksi bir tutum, coğrafyanın insansızlaştırılmasına ve kadim bir üretim kültürünün tamamen yok edilmesine hizmet edecektir.

Dersim’in Özgünlüğü ve Ortak Toplumsal Direnişin Hafızası

Dersim coğrafyasının maden projeleri için bu denli yoğun seçilmesinin arkasında yatan nedenler sadece jeolojik zenginlikle sınırlı değildir. Burası, doğanın her bir unsurunun, suyun, taşın, ağacın ve dağın yerel inanç sisteminde kutsiyet atfedildiği, coğrafya ile insan arasında derin bir manevi bağın bulunduğu özgün bir alandır. Dolayısıyla buradaki her bir maden projesi, sadece bir çevre kirliliği yaratmamakta, aynı zamanda bir halkın inanç merkezlerine, kültürel hafızasına ve kimliğine dönük doğrudan bir müdahale anlamı taşımaktadır. Munzur Gözeleri’nden Pülümür Vadisi’ne kadar uzanan bu kutsallık halkası, doğayı koruma refleksini çok daha köklü ve sarsılmaz bir motivasyona kavuşturmaktadır. Doğa katliamına karşı geliştirilen tepkinin bu denli kitlesel ve kararlı olmasının ardında, bu tarihsel ve inançsal arka plan yer almaktadır.

Maden yıkama tesisinin atık suyu Pülümür Çayı'na akıtılıyor - Evrensel

Nitekim Pülümür’de gerçekleştirilen son kitlesel eylem, bu direnç hafızasının güncel bir tezahürüdür. Siyasi partilerden demokratik kitle örgütlerine, hukukçulardan sivil toplum bileşenlerine ve en önemlisi doğrudan köy sakinlerine kadar toplumun tüm kesimleri tek bir sesle maden projelerine karşı durmuştur. Karagöz ve Çevre Köyleri İnisiyatifi öncülüğünde yükselen bu çığlık, hukuki mücadele ile toplumsal muhalefetin paralel şekilde yürütülmesinin önemini bir kez daha göstermiştir. Dersim halkı, geçmişten bu yana çevre ve doğa mücadelesinde kendi rüştünü ispatlamış, barajlara ve taş ocaklarına karşı dinamik barikatlar kurabilmiş bir deneyime sahiptir. Bugün yapılması gereken, bu dağınık direniş odaklarını ortak bir akılla birleştirmek ve merkezi bir halk hareketine dönüştürmektir.

Sonuç olarak, Dersim dağlarında yürütülmek istenen eko-kırım politikalarına karşı durmak, sadece bir şehrin sınırlarını korumak değil, tüm insanlığın ortak mirası olan bir biyoçeşitliliği savunmaktır. Hukuki gediklerden yararlanarak, maden kanunlarını arkasına alarak coğrafyayı parselleyen şirketlerin karşısında, meşru ve bilimsel haklılığa dayanan bir toplumsal irade bulunmaktadır. Bu iradenin temel talebi nettir: Tüm maden ruhsatları derhal iptal edilmeli, yaban hayatı koruma sözleşmelerine harfiyen uyulmalı ve toprak, üzerinde yaşayan halkın üretim ve yaşam alanı olarak özgür bırakılmalıdır. Özgür bir doğa olmadan, özgür bir yaşamın inşa edilemeyeceği gerçeği, Dersim’in vadilerinden yükselen en berrak hakikattir.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız