Bir gazeteci, 27 yaşında gözaltına alındı. Dört gün sonra ailesine cenazesi teslim edildi. Emniyet, onun iç çamaşırıyla kendini astığını ve boğulduğunu söyledi. Ailesi ise cenazeyi gördüğünde sırtında ve ayaklarında morluklar, başında darp izleri bulunduğunu anlattı. İntihar ettiği söylenen Safyettin’in kendisini astığı ileri sürülen atlet ise ailesine hiç gösterilmedi.
Aradan 31 yıl geçti. Safyettin Tepe’nin ölümüyle ilgili soruşturma sonuçsuz kaldı. Ailesinin şüphelendiği sekiz polis hakkında işlem yapılması talebi kabul edilmedi. Tanık olarak gösterilen kişilerin ifadelerinin alınıp alınmadığı tartışmalı kaldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvuru ise usul gerekçesiyle kabul edilemez bulundu. Safyettin’in ağabeyi Talip Tepe’nin yıllar boyunca dile getirdiği itirazların merkezinde ise hiç değişmeyen bir soru vardı: “Çocuğumu sağ olarak size teslim ettim, ölü olarak verdiniz.”

Gazeteciliğe bir cinayetin ardından başladı
Safyettin Tepe, Bitlisli 12 çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Annesi çocuklarını büyütürken babası geçimini çiftçilikle sağlamaya çalışıyordu. Safyettin’in gazetecilik hikâyesi de ailesinin başka bir acısının ardından başladı. Yeğeni, Özgür Gündem gazetesi muhabiri Ferhat Tepe, 28 Temmuz 1993’te Bitlis’te kaçırıldı ve öldürüldü. Safyettin, Ferhat’ın ardından gazeteciliğe başladı. Bir anlamda onun yarım kalan kalemini devraldı.
1993’te İstanbul’a giderek Özgür Gündem’de muhabirlik yapmayı öğrendi. Daha sonra Ağrı’ya gönderildi. Ağrı’da gazeteci Aydın Bolkan ile birlikte otobüsten iner inmez gözaltına alındı. Ağabeyi Talip Tepe’nin anlatımına göre ikisi Emniyet Müdürlüğü’nde işkence gördü. Ardından otobüse bindirilerek gönderildiler ve Ankara’da inerek suç duyurusunda bulundular.
Safyettin, Eylül 1993’ten itibaren Özgür Gündem’in Adana ve Antep muhabirliğini yaptı. Daha sonra Yeni Politika gazetesinin Batman muhabiri oldu. Öldürüldüğünde aynı zamanda Açık Öğretim Fakültesi İşletme bölümünde okuyordu.
Ağabeyi Talip Tepe, onu yıllar sonra anlatırken gazeteciliğinin nasıl hayatının merkezine yerleştiğini şöyle aktardı: Kardeşi Antep’te çalışırken birkaç kez onu ziyaret etmişti. Safyettin’in boynunda fotoğraf makinesiyle haber peşinde koştuğunu, gazeteciliği sahiplendiğini söylüyordu.
Ancak bu gazetecilik, aile için yalnızca bir meslek değildi. Tepe ailesi tehdit ediliyor, polisler aileyi dağdaki akrabaları üzerinden sıkıştırıyordu. Talip Tepe’ye göre Safyettin’in yaptığı faili meçhul cinayet haberleri de onu hedef haline getirmişti.
Gözaltından dört gün sonra öldü
Safyettin Tepe, 25 Ağustos 1995’te Batman’da gözaltına alındı. Yeni Politika’nın Batman bürosuna yapılan polis baskınında Aydın, Ramazan ve Safyettin gözaltına alındı. Aydın ve Ramazan daha sonra serbest bırakıldı.
Olaydan birkaç gün önce İstanbul’da kardeşiyle görüşen Talip Tepe, Safyettin’in gazetenin kapanma ihtimali nedeniyle ne yapacağını düşündüğünü anlatıyordu. Ardından Talip Bitlis’e, Safyettin ise Batman’a döndü.
23 Ağustos’ta Özgür Gündem’in İstanbul bürosuna iki kişi gelmiş, polis olduklarını söyleyerek Safyettin’i sormuştu. Gazetedekiler Safyettin’in Batman’da olduğunu kendisine bildirdi. Ancak o bunu önemsemedi.
Ertesi sabah Batman’daki gazete bürosu basıldı. Safyettin’in Bitlis Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldüğü öğrenildiğinde ailesi harekete geçti. Akşam saatlerinde Emniyet’e yemek götürdüler. Babası, Emniyet Müdürü’ne oğlundan ne istediklerini sordu. Müdür gözaltı gerekçesini açıklamadı ve yasal işlemlerin yapılacağını söyledi. Aile günler boyunca yemek götürdü. Ancak Safyettin’i göremedi.
“Yerde, su içinde yatıyormuş”
29 Ağustos 1995’te, Safyettin’in gözaltına alınmasından dört gün sonra, Bitlis Emniyeti’nden iki polis babasını evinden çağırdı.
Talip Tepe’nin anlatımına göre polisler, yaşlı babayı otomobile bindirmek üzereyken aracı hareket ettirdi. Daha sonra yeniden çağırdılar. Aynı durum tekrarlandı ve sonunda babası yaklaşık altı kilometrelik yolu yürüyerek karakola gitmek zorunda kaldı.
Aynı akşam Safyettin’in kardeşi Burhanettin de Emniyet’e çağrıldı. Orada ona kardeşinin cansız bedeni gösterildi. Safyettin yerde, su içinde yatıyordu. Üzerinde yalnızca külotu vardı. Saçları ıslaktı. Ailesine Safyettin’in intihar ettiği söylendi. Burhanettin’den kardeşini teşhis ettiğine dair tutanak alındı. Ardından aile hastaneye gitti.
“İç çamaşırıyla intihar etti” denildi
Resmi otopsi raporunda Safyettin Tepe’nin iç çamaşırıyla intihar ettiği ve boğulduğu belirtildi. Savcı da aileye aynı açıklamayı yaptı. Fakat ailenin itiraz ettiği ilk noktalardan biri Safyettin’in üzerindeki kıyafetlerdi. Burhanettin, kardeşinin yaz aylarında atlet giymediğini, cesedin üzerinde de atlet bulunmadığını söyledi. Savcı ise “Belki de o gün giymişti” yanıtını verdi. Aile otopsiye itiraz etti. Ancak savcı gerekli işlemlerin yapıldığını söyleyerek raporu imzalamalarını istedi. Aile raporu ancak iki gün sonra imzaladı.
30 Ağustos gecesi saat 02.00 civarında Safyettin’in cenazesini teslim aldılar. Talip Tepe ikinci bir otopsi yapılması için ısrar etti. Ancak aileye, cenazeyi almadıkları takdirde Emniyet’in kendisinin defnedeceği söylendi.
Bunun üzerine babası, yıllar sonra da ailenin itirazının özeti olacak cümleyi kurdu:
“Çocuğumu sağ olarak size teslim ettim, ölü olarak verdiniz. Onu kendim alıp gömeceğim, size güvenmiyorum.”
Cenazede görülen morluklar
Aile Safyettin’in cenazesini gece aldı. Talip Tepe’nin anlatımına göre cenazede dikkat çeken izler vardı. Safyettin’in sırtı ve ayakları morarmış, kafasında darp izleri bulunuyordu. Boynundaki iz ise hafifti. Aile, ölümün intihar olduğuna inanmadı. Üstelik Safyettin’in kendisini astığı ileri sürülen atlet de aileye gösterilmedi.
Talip Tepe, savcılıktan bu atletin delil olarak gösterilmesini istedi. Ancak atlet kendisine gösterilmedi. Aileye yalnızca Bitlis’te hazırlanan otopsi raporu verildi. Safyettin’in Adli Tıp raporu ise aileye ulaşmadı.
Ailenin avukatı Osman Ergin, dönemin otopsi raporunu inceledikten sonra raporun sağlıklı olmadığını söyledi. İkinci otopsi için savcılığa dilekçe verildi. Başvuru kabul edilmedi.
Sekiz polis hakkında soruşturma talebi
Aile, Safyettin Tepe’nin ölümünden şüphelendikleri sekiz polisin adını yetkililere verdi. Ancak olaydan yaklaşık bir buçuk ay sonra aileye yetkisizlik kararı ulaştı. Savcı, dosyanın Bitlis Valiliği İl İdare Kurulu’na gönderildiğini, soruşturma yapılabilmesi için valilik izni gerektiğini söyledi. Aile bununla yetinmedi. İl İdare Kurulu’na, Valiliğe ve Adalet Bakanlığı’na dilekçeler verdi. Emniyet Müdürlüğü hakkında suç duyurusunda bulundu. Ancak sonuç alamadı.
Talip Tepe’nin 12 Ağustos 1996’da İl İdare Kurulu’na verdiği ifade de ailenin itiraz ettiği başka bir noktaya dönüştü. Talip Tepe, ifadesinde “Emniyet nezaretinde ölen kardeşim” dediğini belirtmesine rağmen tutanağa, sanki kendisi söylüyormuş gibi “Kendi iç çamaşırıyla intihar eden kardeşim” ifadesinin yazıldığını anlattı.
15 Ağustos 1996’da İl İdare Kurulu, sekiz polis hakkında soruşturmayı gerekli kılacak yeterli kanıt bulunmadığına karar verdi. Dosya kapatıldı. Ailenin itirazı 7 Ekim 1996’da Danıştay’a taşındı.
“Tanıklar neden dinlenmedi?”
Ailenin yıllarca sürdürdüğü mücadelenin önemli başlıklarından biri de tanıklardı.
Safyettin’in öldüğü gün gözaltında başka kimsenin bulunmadığı söylendi. Potansiyel tanık olabilecek kişiler ya mahkemeye sevk edilmiş ya da serbest bırakılmıştı. Ancak aile, Safyettin’i daha önce Muş Cezaevi’nde görmüş kişiler buldu.
Talip Tepe, bu kişilerle görüşmeye gittiğinde çoğunun konuşmadığını anlattı. İçlerinden İhsan isimli bir kişi ise ısrar üzerine konuştu. İhsan’ın aktardığına göre Safyettin, Bitlis’te gözaltındayken kendisine:
“Buradan çıkarsan Bitlis’te aileme bilgi ver, durumumun kritik olduğunu anlat.”
demişti. Bir başka tanık ise Cemil Demir’di. Talip Tepe’nin anlatımına göre Demir, diğer tanıklardan duyduklarını kendisine aktardı. Buna göre Safyettin işkenceye götürülmüş, işkence gördükten sonra elektrik verilmiş ve baş aşağı asılmıştı. Ardından görevlilerin çay içmeye gittiği, Safyettin’in öldüğünün daha sonra fark edildiği iddia edilmişti.
Cemil Demir daha sonra hayatını kaybetti. Talip Tepe, tanıkların dinlenmesi için savcıya dilekçe verdi. Savcı ise cezaevinde ifadelerinin alındığını ancak kimsenin bir şey anlatmadığını söyledi. Aile buna da itiraz etti. Çünkü tanıkların ifadelerinin gerçekten alındığını gösteren resmi belgeleri göremediklerini belirttiler.
AİHM başvurusu 8 yıl sonra reddedildi
Safyettin Tepe’nin ailesi, iç hukuk yollarından sonuç alamayınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
İlk başvuru mektubu 22 Şubat 1996’da gönderildi. Başvuruda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkı, işkence yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, özel ve aile hayatının korunması, etkili başvuru hakkı, ayrımcılık yasağı ve hakların kısıtlanmasının sınırlarıyla ilgili maddelerini ihlal ettiği ileri sürüldü.
AİHM başvuruyu 20 Mart 1996’da kayıt altına aldı. Ancak esas başvuru formu ve ek belgeler yıllar sonra, 8 Kasım 1999’da gönderildi.
Mahkeme 14 Şubat 2000’de, ilk mektup ile başvuru formu arasında üç yıl sekiz ay 15 gün bulunduğuna dikkat çekti. Başvurucudan, bu gecikmenin nedenlerini açıklaması ve kanıtlaması istendi.
21 Aralık 2000’de mahkemeye açıklayıcı bir mektup gönderildi. Mektupta ailenin davayı sürdürme konusunda kararlı olduğu, Tepe ailesinin Bitlis Emniyeti görevlileri tarafından tehdit ve tacize maruz kaldığı, bazı aile üyelerinin gözaltına alındığı ve yetkili makamlara yapılan şikâyetlerin ardından baskıların sürdüğü anlatıldı.
Aile, Safyettin’in ölümünden sorumlu kişilerin ortaya çıkarılması için yoğun çaba gösterdiğini, ancak yetkililer tarafından engellendiğini ve olayın örtbas edilmeye çalışıldığını savundu.
8 Ocak 2001’de bir mektup daha gönderildi. Bu mektupta da soruşturmanın sonuçlandırılması, dosyadaki belgelere erişim ve ikinci otopsi taleplerinin karşılanmadığı belirtildi. Ailenin AİHM başvurusu nedeniyle tehdit edildiği de mahkemeye aktarıldı.
13 Ağustos 2002’de AİHM, başvuruyu 30319/02 numarasıyla kaydettiğini bildirdi. Ancak nihai sonuç ailenin beklediği gibi olmadı.
AİHM: Başvuru kabul edilemez
13 Nisan 2004’te AİHM, Safyettin Tepe dosyasındaki başvuruyu kabul edilemez buldu. Mahkeme, başvuru formu ve ek belgelerin ilk başvuru tarihinden üç yıl sekiz ay 15 gün sonra gönderildiğine dikkat çekti. Safyettin Tepe’nin 29 Ağustos 1995’te öldüğünü hatırlatan AİHM, olaydan sonra iç hukukta etkili bir sonuç alınamadığının daha erken anlaşılması gerektiğini belirtti. Başvurunun bu nedenle süresinde yapılmadığı sonucuna vardı. Böylece Safyettin Tepe’nin ölümünün nasıl gerçekleştiğine ilişkin ailenin soruları uluslararası mahkeme önünde de esastan incelenmedi.
31 yıl sonra geriye kalan soru
Safyettin Tepe öldüğünde 27 yaşındaydı. Ardında gazeteciliğe başladığı yeğeni Ferhat Tepe’nin hikâyesi, gazetecilik uğruna çıktığı yol, yarım kalan üniversite eğitimi ve ailesi kaldı. Ailesinin anlattıkları ise yıllar boyunca aynı noktada birleşti: Safyettin gözaltına canlı girdi, dört gün sonra cenazesi çıktı. Resmi kayıtlara göre ölüm “intihar”dı. Ailesi ise bu sonuca hiçbir zaman inanmadı. Çünkü onlara göre cenazedeki morluklar ve darp izleri açıklanmadı. İntihar ettiği ileri sürülen atlet gösterilmedi. İkinci otopsi yapılmadı. Adli Tıp raporuna erişemediler. Şüpheli gördükleri sekiz polis hakkında soruşturma yapılmadı. Tanıkların gerçekten dinlenip dinlenmediği belirsiz kaldı. AİHM başvurusu ise ölümün esasına ilişkin bir inceleme yapılmadan, başvuru süresindeki sorun nedeniyle reddedildi.
Bugün, Safyettin Tepe’nin ölümünün üzerinden 31 yıl geçerken dosyada yanıtını koruyan soru hâlâ aynı: 27 yaşındaki gazeteci Safyettin Tepe, 29 Ağustos 1995’te Bitlis Emniyeti’nde gerçekten intihar mı etti, yoksa gözaltında öldürüldü mü? Bu sorunun yanıtı, aradan geçen 31 yıla rağmen ailesine verilmedi.