Dicle TV | Mezopotamya | Sefo Deresi'nde 83 Yıl: 33 Kurşun Katliamı

Sefo Deresi'nde 83 Yıl: 33 Kurşun Katliamı

Van Özalp'te 33 köylü, gözleri elleri bağlı Sefo Deresi'ne götürüldü. 32'si kurşuna dizildi, biri kaçtı. Bugün 83 yıl sonra iki tanık hâlâ o geceyi anlatıyor.

Van Özalp'te 33 köylü, gözleri elleri bağlı Sefo Deresi'ne götürüldü. 32'si kurşuna dizildi, biri kaçtı. Bugün 83 yıl sonra iki tanık hâlâ o geceyi anlatıyor.

Sefo Deresi'nde 83 Yıl: 33 Kurşun Katliamı

Bugün, 29 Temmuz 2026, Van'ın Özalp ve Saray ilçelerine bağlı köylerden alınan 33 Kürt köylüsünün İran sınırındaki Sefo Deresi'nde kurşuna dizilmesinin üzerinden tam 83 yıl geçiyor. Olay, 1943 yılının temmuz ayında Van'ın Özalp ilçesinde, 33 kişinin hayvan kaçakçılığı iddiası ve 3. Ordu komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın emriyle yargısız olarak kurşuna dizilmesiyle sonuçlandı. Yakın tarihe "33 Kurşun Katliamı" olarak geçen bu infaz, sadece bir dönem gerçeği değil, cezasızlık kültürünün ve devlet hafızasının bugün de tartışıldığı canlı bir mesele. Katliamdan geriye kalan iki tanık, Bedile Demirbacak ve Abdurrahman Sürü, seksenli yaşlarında hâlâ o geceyi anlatıyor.

Sınırın İki Yakası: Kaçakçılık İddiası Nasıl Çatışmaya Dönüştü

İkinci Dünya Savaşı yılları, Türkiye-İran sınırında yaşayan Kürt aşiretleri için özel bir gerilim dönemiydi. Savaş sırasında özellikle İran sınırında kaçakçılık olayları artmış, bölgedeki aşiretlerle güvenlik kuvvetleri arasında sık sık çatışmalar yaşanmıştı. Bu gerilimin arka planında, sınırın aileleri ve aşiretleri ikiye bölmesi vardı. Kasr-ı Şirin Antlaşması'yla çizilen sınır çizgisi, akrabaları birbirinden ayırmış, hayvancılıkla geçinen halk için bu sınır bir ticaret ve geçim hattı olmaya devam etmişti.

1943 yazında olayı tetikleyen gelişme, bir aşiret reisinin sürüsüne el konulmasıydı. Sürüsü alıkonulan aile, ilçe kaymakamlığına başvurarak hayvanlarının iadesini istedi, ancak olumlu yanıt alamadı. Bunun üzerine aşiret üyelerinden bir grup, ellerindeki küçük bir sürüyü sınırın öte yakasına geçirdi. Bölgeye gönderilen jandarma birlikleri kaçakçıları İran'a geçtikleri için yakalayamayınca, Özalp'ta yaşayan yaklaşık kırk akraba gözaltına alındı. Kurulan mahkeme, gözaltındakilerin büyük bölümünü delil yetersizliğinden serbest bıraktı, yalnızca beş kişiyi tutukladı. Yani hukuki süreç, kitlesel bir suçlamayı doğrulamamıştı.

Ne var ki bu karar, olayın seyrini değiştirmeye yetmedi. Bölgeye İçişleri Bakanlığı'ndan gönderilen müfettiş Avni Doğan, köylülerle yaptığı görüşmelerin ardından bu insanların suçsuz olduğu kanaatine varmıştı. Buna karşılık dönemin Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel ve bazı subaylar, köylülerin sınır ötesindeki hareketliliği Sovyetlere istihbarat sağlamakla eş tuttular. Bu iddiayı benimseyen Orgeneral Muğlalı, itirazına devam etmesi hâlinde müfettişi kırbaçlatacağı tehdidinde bulundu. Böylece hukuki bir karar, komuta zincirinin keyfi müdahalesiyle bertaraf edildi.

Bir Gecede 32 Can: Sefo Deresi'nde İnfaz

Serbest bırakılmış olmalarına rağmen, Muğlalı'nın Özalp'a gelmesiyle birlikte otuz üç kişi yeniden gözaltına alınarak iki asteğmen komutasındaki bir askeri birliğe teslim edildi. Bu kişiler, sorgulanmaları gerekçesiyle askerlere devredildi, fakat sorgulama hiçbir zaman gerçekleşmedi. Sırımlı köyünden on beş, Değirmigöl köyünden on beş ve Çaybağı köyünden üç kişi olmak üzere toplam otuz üç köylü, köylerinden alınarak bir gecede katledildi.

Muğlalı'nın yazılı talimatı, kaçma girişimi ihtimaline karşı askerlerin teyakkuzda olmasını ve gerektiğinde silah kullanılmasını öngörüyordu; bu ifade, fiilen bir infaz emri niteliğindeydi ve sonradan "kaçarken vuruldular" görüntüsü vermek için kullanıldı. 29-30 Temmuz 1943 gecesi, gözleri ve elleri bağlı otuz üç köylü, İran sınırına yakın Sefo Deresi'ne (Geliyê Sefo) götürüldü. Otuz iki kişi orada kurşuna dizilerek öldürüldü, bir kişi ise kaçmayı başardı. Yaralı kurtulan kişi, sınırı geçip İran tarafında tedavi gördükten yıllar sonra durumu bir mektupla akrabalarına bildirdi ve olay ancak böyle kamuoyuna yansıdı.

Aileler, yakınlarının akıbetini aylar sonra öğrenebildi. Köylerde geçici karakollar kurulduğu, taziye ziyaretlerinin dahi engellendiği aktarılıyor. Bugün 88-90 yaşlarında olan Bedile Demirbacak, o gece babası Memi'yi kaybettiğinde on yaşındaydı. Demirbacak, gözaltına alınanları son kez battaniye götürdükleri gün gördüklerini, Ankara'dan yanıt beklenirken Muğlalı'nın hepsini infaz ettirdiğini anlatıyor. Öldürülenler arasında bir köy muhtarının da bulunduğunu, hiçbirinin kaçakçılıkla ilgisi olmadığını, babasının sıradan bir çiftçi olduğunu söylüyor. Katliamın diğer canlı tanığı Abdurrahman Sürü ise köylülerin elleri bağlanarak dövülerek götürüldüğünü hatırlıyor; bu tanıklıklar, olayın resmî "kaçarken vuruldular" anlatısını doğrudan çürütüyor.

Yargılama, Örtbas ve Bir Generalin Sonu

Katliam, uzun süre kamuoyundan gizli tutuldu. Konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne taşınması, ancak yıllar sonra, bir soru önergesinin kabulüyle mümkün oldu. TBMM Başkanlığı'na verilen bir soru önergesinin kabul edilmesi üzerine olayla ilgili asker ve sivil yöneticiler hakkında soruşturma açıldı. Askerlerin ifadeleri, emrin doğrudan Muğlalı'dan geldiğini doğruladı.

Hukuki süreç, örtbas etme çabalarıyla iç içe geçti. 19 Ocak 1949'da başlayan soruşturma, Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin 23 Kasım 1949'da verdiği görevsizlik kararıyla tahliyeyle sonuçlandı. Ancak Askeri Yargıtay bu kararı 9 Ocak 1950'de bozdu ve Muğlalı 2 Mart 1950'de idama mahkûm edildi. Cezası, ileri yaşı gerekçesiyle yirmi yıl hapse çevrildi; kendisiyle birlikte yargılanan diğer askerler ise beraat etti. Yeni bir yargılama süreci başlamadan, Muğlalı 11 Aralık 1951'de yetmiş bir yaşında hapishanede öldü. Böylece katliamın tek sorumlusu sayılan komutan, cezasının tamamını çekmeden hayatını kaybetti ve dava fiilen kapandı.


Bu tablo, o dönemde bile devletin kendi hukuk mekanizmalarının olayı bir cinayet olarak tespit ettiğini, ancak siyasi iradenin hesap sorma konusunda isteksiz kaldığını gösteriyor. Muğlalı'nın idam kararının hapse çevrilmesi ve sürecin belirsiz biçimde sürüncemede bırakılması, sonraki on yıllarda tekrarlanacak bir cezasızlık örüntüsünün ilk büyük örneklerinden biri oldu.

Bir Generalin İsmi, Bir Halkın Hafızası: Bugüne Uzanan Miras

Muğlalı'nın ölümünden sonraki dönemde devletin bu isimle kurduğu ilişki, katliamın nasıl hatırlandığı kadar önemli bir mesele hâline geldi. Genelkurmay Başkanlığı'nın bahçesine büstü dikilirken, 6 Mayıs 2004'te katliamın işlendiği Özalp'taki askeri taburun ismi Orgeneral Muğlalı Kışlası olarak değiştirildi. Muğlalı'nın ismi memleketi Muğla'da bir caddeye ve bir iş hanına da verildi. Bu isimlendirme, kamuoyunda geniş tepki topladı ve 2010 yılında kışladan kaldırıldı, ancak sembolik olarak neyin ödüllendirildiği tartışması bugün de sürüyor.

Katliamın yaşandığı Sefo Deresi, uzun yıllar askeri gerekçelerle yasaklı bölge ilan edildi ve aileler yakınlarının kemiklerine dahi ulaşamadı. Van Özalp Belediyesi'nin girişimiyle inşa edilen, otuz üç köylüyü simgeleyen ev biçimli anıt, bölgedeki tek somut hafıza mekânı olarak duruyor. Katliam, edebiyatta da kalıcı bir iz bıraktı. Şair Ahmed Arif'in olaydan yıllar sonra kaleme aldığı ağıt niteliğindeki şiiri, "33 Kurşun" adıyla katliamı Türkiye edebiyat kamuoyunun hafızasına taşıdı ve olayın halk arasında bu isimle anılmasında belirleyici oldu.

Katliamın seksenli yıllara varan tekrarı da ayrıca konuşuluyor. Araştırmacılar ve gazeteciler, 1943'teki bu olayla 28 Aralık 2011'de on kişinin Roboski'de hava saldırısıyla öldürülmesi arasında yapısal bir benzerlik kuruyor: her ikisinde de sınır hattında yaşayan sivil halk, güvenlik gerekçesiyle hedef alınmış, sorumlular hakkında etkili bir yargılama süreci işletilmemiştir. Kürdistan Özgürlük Partisi gibi siyasi yapılar, katliamın yıldönümlerinde yaptıkları açıklamalarda devletin bu tür olaylarla yüzleşme konusundaki tutumunun değişmediğini vurguluyor.

Bugün geriye kalan iki tanık, Bedile Demirbacak ve Abdurrahman Sürü, seksen üç yıl önce yaşananları anlatabilen son doğrudan şahitler. Demirbacak'ın kendisi de yıllar sonra oğlunu benzer bir sınır bölgesinde kaybetti; bu, sınır hattındaki şiddetin tek bir tarihsel ana sıkışmadığını, kuşaklar boyunca süren bir örüntü olduğunu gösteriyor. Sefo Deresi'nde dökülen kan, resmî tarih yazımında uzun süre "kaçakçılarla çatışma" başlığı altında geçiştirilmiş olsa da, tanıklıklar, mahkeme kayıtları ve TBMM tutanakları bugün olayın yargısız bir infaz olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Katliamın 83. yılında hâlâ cevaplanmamış soru, failin kimliğinden çok, devletin bu tür olaylarla nasıl hesaplaşacağı sorusu olmaya devam ediyor.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız