32 yıl önce bugün 3 Haziran 1994 sabahı Türkiye yakın tarihinin en somut ve trajik kronolojik çakışmalarından birine sahne oldu. İstanbul'da bir hastane odasında Pervin Buldan’ın kızı Zelal Buldan dünyaya gözlerini açarken, aynı saatlerde iki gün önce kaçırılan eşi Savaş Buldan’ın ağır işkence görmüş cenazesi Bolu’nun Yığılca ilçesindeki Melen Çayı kenarında bulunuyordu. Siyasi literatüre "faili meçhul cinayetler dönemi" olarak geçen 1990'lar sarmalı, o sabah bir ailenin yaşam kronolojisini iki uç noktaya böldü.

Bu kesişim, kurumsal şiddetin geride kalanlar üzerinde bıraktığı hukuki ve insani yükün sembolü haline geldi. Pervin Buldan’ın yıllar sonra belgesel kayıtlarında kızı için kuracağı, "İyi ki doğdun Zelal ama keşke böyle doğmasaydın" ifadesi, bu dönemin aile yapılarında yarattığı kalıcı tahribatın net bir özetidir. Buldan ailesi için her 3 Haziran, sabahın erken saatlerinde gerçekleştirilen mezarlık ziyareti, adaletsizliğin tescillendiği adliye süreçlerinin anımsanması ve ardından gelen buruk bir doğum günü takviminden ibaret kaldı.
Kurumsal Şiddetin Anatomisi: Ölüm Listeleri ve Failler
Savaş Buldan, Yüksekova doğumlu, bölgede ve İstanbul’da ağırlığı olan, Kürt siyasi ve kültürel hareketine finansal destek sağladığı iddiasıyla erken dönemde takibe alınan bir iş insanıydı. Kronoloji, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in 4 Kasım 1993’te yaptığı, "Elimizde PKK'ya yardım eden Kürt işadamlarının listesi var. Devlet mali destek sağlayanlarla her biçimde mücadele edecektir" açıklamasıyla hız kazandı. Bu beyanın ardından listedeki isimler sistemli bir tasfiye sürecine dahil edildi. 2 Haziran 1994 gecesi İstanbul Yeşilyurt Çınar Oteli’nden arkadaşları Adnan Yıldırım ve Hacı Karay ile birlikte, kendilerine kamu görevlisi süsü veren telsizli ve silahlı sekiz kişi tarafından kaçırılan Savaş Buldan, bu tasfiyenin doğrudan hedefi oldu.

Bolu’da ulaşılan otopsi raporları, cinayetin organize niteliğini ortaya koydu. Bedenlerde ağır işkence izleri, darp emareleri ve yakın mesafeden ateşlenmiş ateşli silah yaraları tespit edildi. Yıllar sonra hazırlanan Susurluk Raporu, TBMM Araştırma Komisyonu tutanakları ve MİT Kontrterör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür’ün mahkeme beyanları, cinayetin devlet içindeki illegal odakların planlı bir operasyonu olduğunu tescilledi. Eymür’ün ifadelerinde, MİT haber elemanı Tarık Ümit’in Savaş Buldan’ı otelden alan ekipte yer aldığı ve infazı bizzat gerçekleştirdiği kayıtlara geçti. Dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın "Devlet adına bin operasyon yaptım" beyanıyla somutlaşan bu dönem, korunan failler ve cezasızlık politikasıyla örtüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2004 yılında Türkiye’yi etkin soruşturma yürütmediği gerekçesiyle yaşam hakkı ihlalinden mahkûm etmesine rağmen, Ankara sivil yargısındaki dava 19 sanığın beraatiyle ve zamanaşımı riskiyle neticelendi.
Galatasaray Meydanı’ndan Meclis Kürsüsüne: İradi Bir Liderlik
Savaş Buldan’ın katledilmesi, eşi Pervin Buldan için yalnızca bir aile yası değil, politik bir kırılma noktası oldu. Buldan, iki çocuk annesi bir kadın olarak başladığı süreci, Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri’nin kurucu safına katılarak kitlesel bir adalet arayışına dönüştürdü. Gözaltında kaybedilenlerin ve faili meçhul bırakılan cinayetlerin akıbetini sorma iradesi, onu zamanla Kürt siyasi hareketinin en kurucu, iradi ve güçlü lider karakterlerinden biri haline getirdi.

Medyanın ve kamuoyunun meclis kürsülerinden, parti eş başkanlığı dönemlerinden ve tavizsiz siyasi duruşundan tanıdığı Pervin Buldan’ın kamusal çehresinin ardında, ev içinde sürdürülen derin bir hafıza mücadelesi bulunuyordu. Siyasi davaların beraatle sonuçlandığı hukuki tıkanma dönemlerinde ev içine yansıyan sessizlik, kızı Zelal Buldan’ın kamerayı annesine çevireceği güne kadar dış dünyadan yalıtılmış bir alan olarak kaldı. Anne ve kız arasında yıllarca kelimelere dökülmeden, yalnızca göz temasıyla paylaşılan bu hafıza, kurumsal şiddete karşı geliştirilen sessiz bir direnç modelidir.
Bir Hafıza Belgesi Olarak "Katarsis" Belgeseli

Zelal Buldan, sinema ve televizyon eğitimi aldıktan sonra kamerasını kurumsal şiddetin nesnesi olan odağa, yani kendi evine çevirdi. Ortaya çıkan 37 dakikalık "Babam Hakkında: Katarsis" belgeseli, salt bir aile trajedisinin aktarımı değil, toplumsal hafızanın görsel anlatı diliyle inşa edilmesidir. Zelal Buldan, belgeselde standart röportaj tekniklerini reddederek, annesini ve abisini kamerayla baş başa bıraktığı, video-mektup formatında bir iç dökme alanı kurguladı.

Kurgu sürecinde ortaya çıkan en çarpıcı editoryal veri, ev içinde 26 yıl boyunca hiç konuşulmayan bu katliam hakkında, anne ve kızın birbirlerini duymadan tamamen aynı cümleleri kurmuş ve aynı boşlukta birleşmiş olmalarıdır. Zelal Buldan, arşiv taraması yaparken 25 yıl boyunca kaçındığı ağır belgelerle, babasının cansız bedenine ait fotoğraflarla ve dönemin popüler mafya dizilerinde bu cinayetin legal bir operasyon gibi meşrulaştırılarak estetize edildiği sahnelerle yüzleşti. Belgesel, ismine sadık kalarak duygusal ve hukuki bir arınma (katarsis) işlevi görürken; Zelal Buldan’ın "Ağlamak güçlü insanlara özgüdür" tespiti, acının bir zafiyet değil, politik bir hafıza ve direnç mekanizması olduğunu kanıtladı.