Dicle TV | Kültür - Sanat | Savaşın ve göçün görünmez yıkımları Şanlıurfa'da : Sükût Sergisi

Savaşın ve göçün görünmez yıkımları Şanlıurfa'da : Sükût Sergisi

Savaş ve göçün kadınlar ile çocuklar üzerinde bıraktığı derin izleri odağına alan Mardinli sanatçı Vahap Aydoğan, “Sükût” sergisiyle izleyiciyi sarsıcı bir yüzleşmeye davet ediyor.

Savaş ve göçün kadınlar ile çocuklar üzerinde bıraktığı derin izleri odağına alan Mardinli sanatçı Vahap Aydoğan, “Sükût” sergisiyle izleyiciyi sarsıcı bir yüzleşmeye davet ediyor.

Savaşın ve göçün görünmez yıkımları Şanlıurfa'da : Sükût Sergisi

Çağımızda savaşın ve yerinden edilmenin yarattığı yıkım, yalnızca fiziksel mekanlarla sınırlı kalmıyor; en derin ve onarılmaz hasarını kadınların ve çocukların belleklerinde, kimliklerinde ve gelecek tahayyüllerinde bırakıyor. Sanatçı, yazar ve aktivist Vahap Aydoğan, hazırlıklarını sürdürdüğü “Sükût” adlı sergisiyle, bu görünmez kırılmaları gün yüzüne çıkarmaya hazırlanıyor.

16 Mayıs 2026 tarihinde saat 13.30’da kapılarını açacak sergi, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ev sahipliğinde sanatseverlerle buluşacak. Video art, enstalasyon ve yağlı boya biyografileri tek bir anlatı düzleminde buluşturan çalışma; Göbeklitepe’den günümüze, 20 farklı coğrafyadan 20 kadının yaşam öyküsünü “sürreal biyografi” yöntemiyle ele alıyor. Aynalar ve kişisel envanterler aracılığıyla izleyiciyi yalnızca bir gözlemci değil, vicdani bir tanık olmaya davet eden sergi, savaşın sessiz bırakılmış hafızasına odaklanıyor.

Sanatçı Vahap Aydoğan ile Mardin’den başlayan sanat yolculuğunu, sürreal biyografi kavramını ve Sükût’un sessiz ama gür çığlığını konuştuk.

"Bu coğrafyada yaşayan bir sanatçı için savaş ve politik gerçeklik kaçınılmaz bir arka plan"

Sizi biraz yakından tanıyabilir miyiz? Nerede doğdunuz, eğitiminiz nasıl şekillendi; sizi bu üretime iten temel motivasyon nedir?

Mardin’de doğdum. Farklı kültürlerin ve hikâyelerin iç içe geçtiği bir coğrafyada büyümek dünyaya bakışımı derinden etkiledi. Sanat eğitimimi Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tamamladım. Üretimlerimde çoğu zaman görünmez kalan insan biyografilerini ve onların taşıdığı kırılma anlarını görünür kılmaya çalışıyorum.

Neden “sürreal biyografi”? Bu yöntem size bir insanı anlatırken nasıl bir özgürlük tanıyor?

Bir insanın hayatı kronolojik bir hikâyeden ibaret değildir. Her yaşam, görünür olayların ötesinde hafızanın, kırılmaların ve içsel deneyimlerin oluşturduğu katmanlı bir yapı taşır. “Sürreal biyografi” benim için bu katmanlara yaklaşmanın bir yolu; bir insanı yalnızca yaşadıklarıyla değil, o yaşamın iç dünyasında oluşan gerçeklikle birlikte anlatma imkânı sunuyor.

“Sanatın sorumluluğu, sayılara ve haberlere dönüşen hayatları yeniden bir hikâye ve bir yüz olarak görünür kılmaktır.”

Coğrafyamızdaki savaşlar ve politik durum, bir sanatçı olarak üretimlerinizi nasıl şekillendiriyor?

Bu coğrafyada yaşayan bir sanatçı için savaş ve politik gerçeklik kaçınılmaz bir arka plandır. Çünkü savaş yalnızca cephede yaşanmaz; insanların hayatlarında, evlerinde ve hafızalarında da sürer. Benim çalışmalarımda savaş çoğu zaman doğrudan bir sahne olarak değil; bir yüzün suskunluğunda, çatlamış bir duvarda ya da bir imgenin taşıdığı sessizlikte görünür.

Savaşın ve göçün yarattığı “görünmez” yıkımları anlatmada sanatın nasıl bir sorumluluğu var?

Savaşın en büyük yıkımı çoğu zaman görünmeyen olandır. Bir çocuğun içindeki korku, bir annenin sessizliği ya da bir insanın yurdundan koparılmış hafızası… Göç ise yalnızca yer değiştirmek değil, köklerinden koparılmaktır. Bu köksüzlüğün yükünü ise çoğu zaman kadınlar ve çocuklar taşır.

“Sükût”ta neden özellikle kadın ve çocukların yaşadığı travmaları anlatının merkezine aldınız?

Savaşlar en ağır yükünü kadınlar ve çocuklara yükler. Savaş yalnızca bir coğrafyayı değil, aynı zamanda hayatların iç dengesini de parçalar. Hem fiziksel hem de psikolojik yıkımın en derin izleri çoğu zaman onların yaşamlarında kalır. Buna rağmen bu hikâyeler yeterince duyulmaz. “Sükût”ta, savaşın ardından sessizliğe gömülen bu hayatlara dikkat çekmek istedim.

“Sükût çoğu zaman yalnızca sessizlik olarak düşünülür. Oysa bazen insanın en derin tanıklıkları tam da o sessizliğin içinde saklıdır.”

20 farklı coğrafyadan seçtiğiniz yaşam öykülerinin buluştuğu o “ortak kırılma” noktası nedir?

Bu hikâyeler farklı coğrafyalardan geliyor olsa da aslında aynı kırılma anında buluşuyor. Bir insanın dünyayla kurduğu güven duygusunun sarsıldığı, hayatın bir anda tanıdık olmaktan çıktığı o an… Bu sergide bir araya gelen hikâyelerin ortak noktası da tam olarak bu kırılma anıdır.

Serginin adı neden “Sükût”? Bu isim bir sessizliği mi yoksa duyulmayan bir çığlığı mı temsil ediyor?

Tarih boyunca savaşlar yalnızca şehirleri değil, insanların hayatlarını ve hafızalarını da parçalamıştır. Bu sergide savaşın kadınlar ve çocuklar üzerinde bıraktığı izleri, kadın biyografileri üzerinden düşünmeye ve izleyiciyi bu sessiz tanıklıklarla yüzleşmeye davet ediyorum.

“Bu sergi yalnızca başkalarının yaşadığı acılara bakmakla ilgili değil; insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkiyi de sorguluyor.”

Serginin Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nde gerçekleşmesi, anlatının atmosferine nasıl bir katkı sunuyor?

Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi, geçmişin katmanlarını bugüne taşıyan güçlü bir hafıza mekânı. İnsanlık tarihinin en eski anlatılarından birine ev sahipliği yapan bu atmosfer içerisinde savaşın ve göçün güncel kırılmalarını görünür kılmak benim için önemliydi. Mekânın tarihsel derinliği ile eserlerdeki insan hikâyeleri arasında güçlü bir bağ oluştuğunu düşünüyorum.

“Tanıklık etmek yalnızca görmek değil, aynı zamanda bir sorumluluk üstlenmektir.”

Sergideki aynalarla izleyiciyi neyle yüzleştirmeyi hedefliyorsunuz; tanıklık etmek bir sorumluluk mudur?

Aynalar bizim gerçeğimiz, bazen de mabedimizdir. Sergide kullandığım aynalar izleyiciyi yalnızca bakan bir konumda bırakmıyor. Bir noktadan sonra izleyici, gördüğü hikâyelerle birlikte kendi yüzüyle de karşılaşıyor. Çünkü bu sergi yalnızca başkalarının yaşadığı acılara bakmakla ilgili değil; insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkiyi de sorguluyor.

Bu sergi bittiğinde, izleyicinin buradan hangi duyguyla veya soruyla ayrılmasını istersiniz?

Bu sergiden izleyicinin yalnızca bir sergi deneyimiyle değil, bir karşılaşmanın ağırlığıyla ayrılmasını isterim. Burada anlatılan hikâyelerle kurulan temasın insanı ister istemez bir yüzleşmeye yaklaştırdığına inanıyorum. Bazen bir görüntü ya da bir mekân insanın içinde beklenmedik bir yere dokunur ve orada uzun süre susmayan bir iz bırakır.

 
Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız