Sanatçı Ahmet Güneştekin, Cumhuriyet’in ilanının 103. yıl dönümünde T24 için kaleme aldığı yazıda, Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık anlayışını ve Türkiye’de farklı kimliklerin bir arada yaşama koşullarını değerlendirdi. Kürt kimliğine ve anadiline sahip çıkmanın Türkiye’ye duyulan aidiyetle çelişmediğini vurgulayan Güneştekin; eğitimden futbola, mevsimlik tarım işçilerinden kültür ve sanat hayatına kadar farklı alanlardan örneklerle eşitlik meselesini ele aldı. Amedspor’a yönelik tepkileri, Kürtçe müziğin kamusal alandaki yerini ve kültür kurumlarının sorumluluklarını da tartışan Güneştekin, “Ben hoşgörü gösterilen bir yurttaş olmak istemiyorum. Eşit bir yurttaş olmak istiyorum” ifadelerini kullandı. Cumhuriyet’in hepimize ait olduğunun söylenmesi kadar, herkesin kendisini Cumhuriyet’in içinde eşit hissedebilmesinin de önemli olduğunu belirten sanatçı, yazısında şu soruyu sordu: “Cumhuriyet hepimizin mi, birbirimize benzemeden eşit yaşayabilir miyiz?”

Yazının tamamı şöyle:
Cumhuriyet’in 103. yılında, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Cumhuriyet’in bu ülkeye kazandırdığı değerleri bir kez daha hatırlıyoruz.
Cumhuriyet, egemenliğin millete ait olduğu, insanların ortak bir gelecek kurma iradesini temsil eden büyük bir tarihsel kazanım. Eğitimden hukuka, kadınların toplumsal hayattaki yerinden kültür ve sanata kadar hayatımızı değiştiren köklü dönüşümlerin önünü açtı.
Ben bugün Cumhuriyet’in değerinden çok, onun eşit yurttaşlık anlayışını hayatımızda ne kadar gerçekleştirebildiğimiz üzerine düşünmek istiyorum.
Bir insanın doğduğu ülkede kendisini gerçekten eşit hissetmesi için ne gerekir?
Aynı haklara sahip olması mı? Aynı fırsatlardan yararlanması mı? Kendi dilini, kültürünü, kimliğini ve düşüncelerini özgürce yaşayabilmesi mi?
Ortak bir ülkeye ait olmak için birbirimize benzememiz gerekir mi?
Ben Kürdüm. Benim ülkem Türkiye.
Bu ülkenin başarılarıyla gurur duyuyorum. Dünyanın neresine gidersem gideyim Türkiye’den gelen bir sanatçı olarak karşılanmaktan mutluluk duyuyorum. Ama aynı zamanda Kürdüm. Dilim, kültürüm, ailemin geçmişi, çocukluğumun hafızası da benim bir parçam.
Bunların arasında hiçbir çelişki görmüyorum.
Peki neden kimi zaman insanlardan bu aidiyetlerden birini seçmeleri bekleniyor?
Bence Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında üzerinde düşünmemiz gereken en önemli sorulardan biri bu.
Eşitlik kanunlarda mı, hayatın içinde mi?
Bir insan dünyaya gelirken ailesini, doğduğu coğrafyayı, konuşacağı dili veya içinde büyüyeceği kültürü seçmiyor.
Bir Türk çocuğunun kendi dilini sevmesi, tarihini öğrenmesi, kültürüyle gurur duyması ne kadar doğalsa bir Kürt çocuğunun da aynı duyguları yaşaması o kadar doğal.
Bir Ermeni, bir Rum, bir Süryani veya bu ülkenin başka bir kültüründen gelen insan için de durum farklı değil.
Birbirimizin kendi kültürüne duyduğu sevgiyi neden tehdit olarak algılayalım?
Bir annenin çocuğuna kendi dilinde ninni söylemesi, bir dedenin torununa kendi çocukluğunun hikayelerini anlatması, bir gencin ailesinden öğrendiği dili yaşatmak istemesi neden siyasi bir tartışmanın konusu olsun?
Bir insanın kendi dilini sevmesi, başka bir dili sevmesine engel değil.
Türkçeyi sevmek için Kürtçeden vazgeçmek gerekmiyor. Kürtçeyi yaşatmak için de Türkçeye karşı olmak gerekmiyor.
Diller birbirlerinin düşmanı değil.
Benim için eşit yurttaşlık, insanların kimliklerini açıklamak veya savunmak zorunda kalmadan yaşayabilmeleridir.
Elbette mesele dille sınırlı değil.
Bir çocuğun aldığı eğitim ailesinin ekonomik durumuna göre değişiyorsa, bir genç geleceğini kendi ülkesinde kurabileceğine inanmıyorsa, bir kadın güven içinde yaşayamıyorsa, bir insan kimliği nedeniyle kendisini dışlanmış hissediyorsa eşit yurttaşlık konusunda hala yapmamız gerekenler var demektir.
Eşitlik mahkemede, okulda, sokakta, iş yerinde, kültür merkezinde hissedilmeli.
İnsan kendi ülkesinde kendisini misafir gibi hissetmemeli.

Ortak dilimiz, farklı anadillerimiz
Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçedir. Hepimiz bu ülkenin eğitim sisteminde Türkçeyle okuduk, öğrendik, meslek sahibi olduk.
Türkçe hepimizin ortak iletişim dili ve bu ülkenin en önemli kültürel değerlerinden biri.
Ama aynı ülkede milyonlarca insanın başka bir anadili de var.
Bir çocuğun Türkçeyi çok iyi öğrenirken kendi anadilinde de eğitim alabilmesinin ülkeye ne zararı olabilir?
İnsanlara kendi anadillerinde eğitim imkanı sunulması, ailelerin bunu özgürce tercih edebilmesi neden bir tehdit olarak görülsün?
Üstelik burada kimseye bir dil dayatılmasından söz etmiyorum. Ailelerin ve çocukların tercih edebileceği, pedagojik olarak hazırlanmış, nitelikli bir eğitim imkanından söz ediyorum.
Bir çocuğun iki dili iyi bilmesi, iki kültürü tanıması, kendi ailesinin hafızasıyla bağını koruması bu ülkeyi neden zayıflatsın?
Türkçenin ortak dilimiz olmasıyla Kürtçenin, Arapçanın, Ermenicenin ve diğer anadillerin yaşatılması arasında bir çelişki görmüyorum.
Bir ülke yurttaşlarının dillerinden korkmamalı. Onların bu zenginliğinden yararlanmalı.
Bence eşit yurttaşlığın önemli ölçülerinden biri de insanların kendi anadilleriyle kurdukları ilişkinin saygı görmesidir.
Ahmet Güneştekin'in 'Kayıp Alfabe' sergisinden...
Bir futbol tribününde Cumhuriyet
Bazen bir ülkenin toplumsal hayatını anlamak için futbol tribünlerine bakmak yeterli.
Amedspor’un bazı deplasmanlarında karşılaştığı, takımı ve temsil ettiği şehri terörle özdeşleştiren tezahüratları düşündüğümde üzülüyorum.
Bugün futbol dünyanın en uluslararası alanlarından biri.
Bir takımın formasını Afrikalı, Avrupalı, Asyalı, Türk veya Kürt futbolcular giyebiliyor. İnsanlar yetenekleriyle, emekleriyle ve başarılarıyla aynı takımın parçası oluyor.
Amedspor’da da dünyanın farklı ülkelerinden ve Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen futbolcular oynuyor.
Şimdi düşünelim.
İskoçya’dan gelen bir futbolcu, Afrika’dan gelen bir golcü veya Türkiye’nin başka bir şehrinde doğmuş bir oyuncu, Amedspor formasını giydiği için neden terörle ilişkilendirilsin?
Peki takımın bütün oyuncuları Diyarbakırlı ve Kürt olsaydı, bu suçlama haklı mı olacaktı?
Elbette hayır.
Bir insanın doğduğu şehir, konuştuğu dil veya giydiği forma onun suçlu sayılmasının gerekçesi olamaz.
Bir şehre, bir takıma ve taraftarlarına terörist diyorsunuz. Tribünlerde bu yönde tezahüratlar yapıyorsunuz.
Ama aynı takım sizi Diyarbakır’da ağırladığında, maç başlamadan önce sizinle birlikte, aynı coşkuyla İstiklal Marşı’nı söylüyor.
Sizinle aynı marşı söyleyen, aynı ülkenin yurttaşı olan insanları nasıl terörist ilan edebiliyorsunuz?
İstiklal Marşı’nı birlikte söyleyebilen insanların birbirlerinin kimliğine saygı göstermesi bu kadar mı zor?
Peki bu durumda ülkenin birliğini kim güçlendiriyor, birlikte yaşama iradesini kim zedeliyor?
Bence bu sorunun cevabını hepimiz düşünmeliyiz.
Futbolun rekabeti güzeldir. İnsan tuttuğu takımın kazanmasını ister, rakibinin yenilmesine sevinir. Bunda yanlış bir şey yok.
Ama rekabetin bir halkı, bir şehri veya bir kimliği aşağılamaya dönüşmesi hepimizi düşündürmeli.
Bir de tribünlerdeki çocukları düşünelim.
O çocuklara futbolun heyecanını mı öğretiyoruz, yoksa hiç tanımadıkları insanlardan nefret etmeyi mi?
Amedspor’u sevmek zorunda değilsiniz. Ama Amedspor’u seven bir insanın da sizinle aynı ülkenin eşit yurttaşı olduğunu kabul etmek zorundasınız.
Aynı şey Türkiye’deki bütün takımların taraftarları için geçerli.
Belki de Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık anlayışını en iyi sınayabileceğimiz yerlerden biri, birbirimizi hiç sevmediğimiz bir futbol maçıdır.
Bir tarlada, bir düğünde, bir sokakta
Mevsimlik tarım işçilerini düşünelim.
Aileleriyle birlikte yüzlerce kilometre yol gidiyorlar. Başka şehirlerin tarlalarında çalışıyor, üretime emek veriyor, geçimlerini sağlamaya uğraşıyorlar.
Zaman zaman geldikleri şehir, konuştukları dil veya kimlikleri nedeniyle tehdit ve saldırılarla karşılaştıklarına ilişkin haberler okuyoruz.
Bir insan kendi ülkesinin başka bir şehrine çalışmaya giderken neden korksun?
Bir başka yerde düğün yapılıyor. İnsanlar evlatlarının mutluluğunu kutluyor. Müzik çalıyor, halay çekiliyor.
Bir düğünde Kürtçe şarkı söylenmesi neden kimi zaman tartışma veya müdahale konusu olabiliyor?
Bir ailenin mutluluğunu hangi dilde yaşadığı başkalarını neden ilgilendirsin?
İstanbul’un sokaklarında İngilizce, Fransızca, İtalyanca şarkılar duyuyoruz. Sözlerini anlamasak da dinliyor, bazen eşlik ediyoruz.
Peki Kürtçe bir şarkıyı aynı doğallıkla dinlemek neden herkes için mümkün olamıyor?
2023 yılında Kadıköy’de sokakta müzik yaparken öldürülen Cihan Aymaz’ı hatırlıyorum.
Genç bir insan. Elinde sazı, hayatını müzikle kazanmaya çalışıyor. Bir şarkı talebi üzerine yaşanan tartışmanın sonunda hayatını kaybediyor.
Olayın bütün koşullarını, mahkemenin değerlendirmelerini kendi yerinde tutarak soruyorum: Bir müzisyenin söylediği veya söylemediği şarkı yüzünden hayatını kaybedebildiği bir toplumda, birbirimize karşı tahammülümüzü de sorgulamamız gerekmiyor mu?
Bir insanın kendi ülkesinde şarkı söylemesi, düğününde eğlenmesi, çalışması veya tuttuğu takımın formasını giymesi olağan hayatın parçalarıdır.
Bunların hiçbirinin cesaret gerektirmemesi gerekir.
Kadıköy’de sokakta müzik yaparken öldürülen Cihan Aymaz
Cumhuriyet’in sahneleri kimin?
Bir de kültür ve sanat hayatımıza bakalım.
İstanbul’da her yıl yüzlerce konser düzenleniyor. Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda, Atatürk Kültür Merkezi’nde, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda dünyanın farklı ülkelerinden sanatçıları ağırlıyoruz.
Bundan büyük mutluluk duyuyorum.
Sanatın sınırları aşması, farklı kültürleri buluşturması son derece değerli.
Peki aynı sahnelerde kendi ülkemizin kültürel çeşitliliğini ne kadar görebiliyoruz?
Türkiye’nin Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Rumca, Arapça ve başka dillerde üretilen müzikleri, tiyatro eserleri ve edebiyatı aynı kültürel hayatın parçaları.
Yaz boyunca otuz konser düzenleyen büyük bir organizasyon, programında Kürtçe müzik yapan beş veya altı sanatçıya da yer verebilir mi?
Elbette Kürtçe müzik yapan sanatçıların sahne aldığı etkinlikler var. Bunları yok sayamayız.
Ama ben bunun istisnai bir durum olmaktan çıkmasını önemsiyorum.
Aynı soruyu tiyatrolarımız için de sorabiliriz.
Shakespeare’i, Çehov’u, Brecht’i sahneliyoruz. Dünyanın farklı kültürlerinden eserlerle buluşuyoruz.
Peki Kürtçe yazılmış bir tiyatro oyununu, Ermenice veya başka bir dilde üretilmiş bir eseri Türkiye’nin önemli tiyatro sahnelerinde ne kadar izleyebiliyoruz?
Sanatın ölçüsü elbette niteliği, özgünlüğü ve ortaya konulan emek olmalı.
Ama sanatçının kendisini ifade edebileceği imkanlara da sahip olması gerekiyor.
Bir sanatçının dili, onun önündeki kapıların kapanmasına neden olmamalı.
Özellikle kamuya ait kültür kurumlarının burada önemli bir sorumluluğu var.
Çünkü Atatürk Kültür Merkezi de belediyelerin kültür merkezleri de bu ülkenin bütün yurttaşlarının ortak alanları.
Kürtçe bir tiyatro oyununun sahnelenmesi Türk tiyatrosundan ne eksiltir?
Ermenice bir konserin düzenlenmesi başka bir müzik kültürünün değerini mi azaltır?
Ben sanat hayatım boyunca farklı kültürlerin birbirine dokunduğunda nasıl zenginleştiğini gördüm.
Bir sanatçı başka bir kültürün hikayesini dinlediğinde kendi hikayesini kaybetmez. Dünyası genişler.
Cumhuriyet’in kültür kurumlarında da görmek istediğim bu.
Ben Kürdüm. Benim ülkem Türkiye.
Yıllardır dünyanın farklı ülkelerinde sergiler açıyorum. Müzelerde, sanat kurumlarında eserlerimle Türkiye’yi temsil ediyorum.
Uluslararası bir sergide, bir müzede veya sanat kurumunda Türkiye’den gelen bir sanatçı olarak anılmak beni mutlu ediyor.
Dünyanın herhangi bir yerinde Türkiye’den bir sanatçı, bilim insanı, sporcu veya yazar başarı kazandığında onun başarısının ülkemize mâl edilmesinden gurur duyuyorum.
Ama aynı başarıyla Kürt halkının da gurur duyması neden birilerini rahatsız etsin?
Bir başarı iki ayrı aidiyetin ortak sevinci olduğunda değerinden ne kaybeder?
Bir Türkün kendi tarihine, diline ve kültürüne duyduğu sevgiyi anlayabiliyorum. Aynı sevginin bir Kürt için de anlaşılmasını istiyorum.
Benim için bu son derece doğal.
Türkiye’yi sevmekle Kürt kimliğime sahip çıkmak arasında hiçbir çelişki yok.
Bu ülkenin geleceğiyle ilgili kaygılarım da umutlarım da buraya ait.
Benim çocukluğum, ailemin hikâyesi, annemin konuştuğu dil, yaşadığım şehirler, ürettiğim eserler bu coğrafyanın hafızasında.
Bir insanın bütün bu geçmişinden vazgeçmesini bekleyerek onun ülkesine daha fazla bağlanmasını sağlayabilir miyiz?
Bence tam tersine.
İnsan kendisini kabul edilmiş hissettiği yere daha güçlü bağlanır.
Bir ülkeye duyulan aidiyet, insanların kendi kimliklerinden uzaklaşmalarıyla güçlenmez.
Ben Türkiye’nin dünyada daha başarılı, daha özgür, daha adil ve daha saygın bir ülke olmasını istiyorum.
Bunu bir Kürt olarak istememde ne sakınca var?
Bir hukukçu Kürtçeden neden rahatsız olur?
İstanbul Barosu Başkanlığına yeniden seçilen Ümit Kocasakal’ın, baronun Kürtçe adı olan “Baroya Stenbolê” ifadesine yönelik eleştirisini de bu tartışmanın bir parçası olarak görüyorum.
Bir hukukçunun böyle bir ifadeden neden rahatsızlık duyduğunu anlamakta zorlanıyorum.
İstanbul Barosu’nun adı İngilizce söylendiğinde olağan karşılanıyorsa Kürtçe söylendiğinde neden tartışma çıkıyor?
Kürtçe bu ülkeye sonradan gelmiş yabancı bir dil değil. Milyonlarca yurttaşın anadili.
Ümit Kocasakal’ın Cumhuriyet’in temel ilkelerine, üniter devlet yapısına veya hukuk düzenine ilişkin düşünceleri olabilir. Bunları savunması demokratik tartışmanın bir parçasıdır.
Ama bir dilin kullanılmasını bu tartışmanın içine neden dahil ediyoruz?
Bir hukukçudan beklediğim, kendi düşüncesinden farklı düşünen insanların da haklarını aynı kararlılıkla savunabilmesidir.
Burada kendisine de bir soru sormak isterim:
Kürtçe konuşan bir yurttaşın kendi dilini kamusal hayatta görmek istemesi, sizin Cumhuriyet’e duyduğunuz bağlılıktan ne eksiltir?
Belki birbirimizi anlamaya tam da bu sorudan başlamalıyız.
Hoşgörü mü, eşitlik mi?
Uzun yıllardır farklı kültürlerin bir arada yaşamasını anlatırken hoşgörü kelimesini kullanıyoruz.
İlk bakışta çok güzel bir kavram.
Ama ben zaman zaman kendime soruyorum:
Kim kimi hoş görüyor?
Bir insanın başka bir insanın diline, inancına veya kimliğine tahammül etmesi neden özel bir erdem olarak görülsün?
Eşit yurttaşlar arasında birinin diğerine var olma izni vermesi söz konusu olabilir mi?
Elbette birbirimizi dinlemeye, anlamaya ve saygı göstermeye ihtiyacımız var.
Ama temel haklar kimsenin iyi niyetine bağlı olmamalı.
Bir Türkün Türkçe konuşması için kimseden hoşgörü beklemediği bir ülkede, bir Kürt de Kürtçe konuştuğu için hoşgörü beklemek zorunda kalmamalı.
Benim eşitlikten anladığım bu.
İnsanların kendi kimlikleriyle yaşamalarını olağan karşılayabilmek.
Birbirimizin varlığını tartışma konusu yapmadan aynı ülkeyi paylaşabilmek.
Bir çocuğun kendi anadilini öğrenmesini, ailesinin kültürünü tanımasını, başka dillerle ve kültürlerle birlikte büyümesini doğal görebilmek.
Bir insanın kendi kimliğini koruması, başkasının kimliğine yönelik bir tehdit değildir.
Ben hoşgörü gösterilen bir yurttaş olmak istemiyorum. Eşit bir yurttaş olmak istiyorum.
Aynı eşitliği herkes için istiyorum.
Barış insanların birbirine bakışında başlar
Türkiye bugün toplumsal barışı, demokratikleşmeyi ve birlikte yaşamanın imkanlarını yeniden tartışıyor.
Siyasi partiler öneriler getiriyor. Meclis’te hukuki düzenlemeler konuşuluyor. Geçmişten kalan sorunlara çözüm aranıyor.
Bütün bunları önemli buluyorum.
Hukuk olmadan, eşit haklar güvence altına alınmadan kalıcı bir toplumsal huzur kuramayız.
Ama insanların birbirine bakışını da değiştirmemiz gerekiyor.
Bir futbol tribünündeki öfkeyi, bir sokaktaki önyargıyı, bir iş yerindeki ayrımcılığı yalnızca kanun maddeleriyle ortadan kaldıramayız.
Birbirimizin hikâyelerini dinlememiz gerekiyor.
Ben hayatımın yaklaşık çeyrek yüzyılını Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın şehirlerinde, köylerinde, kasabalarında geçirdim.
İnsanların hikâyelerini dinledim. Terk edilmiş evleri, unutulmuş dilleri, geçmişin izlerini araştırdım.
Bazen birbirinden çok farklı hikâyeler dinledim. Aynı olayın iki ayrı insanın hafızasında ne kadar farklı yaşandığını gördüm.
Bir insanın acısını anlamak için onunla aynı düşünmek gerekmiyor.
Bir annenin kaybettiği çocuğuna duyduğu özlemin, bir babanın ailesinin geleceği için taşıdığı kaygının, bir gencin kurduğu hayallerin hangi kimliğe ait olduğunu sorabilir miyiz?
Acının dili olabilir. Ama acının değeri dilden dile değişmez.
Ben bir Kürt annenin acısını ne kadar önemsiyorsam bir Türk annenin acısını da aynı ölçüde önemsiyorum.
Bir ailenin yaşadığı kaybı anlamak için önce o ailenin hangi kimliğe ait olduğunu öğrenmeye ihtiyaç duymuyorum.
Bu ülkenin geçmişinde herkesin hatırladığı, unutamadığı, kendince anlattığı acılar var.
Bu hafızaları birbirine karşı yarıştırarak ortak bir gelecek kuramayız.
Birbirimizi dinleyerek, haklarımızı güvence altına alarak ve geçmişin yanlışlarından öğrenerek ilerleyebiliriz.
Sanatın bana öğrettiği en önemli şeylerden biri de bu.
Bir sanat eserinin karşısında duran iki insanın aynı dili konuşmasına gerek yok.
Bazen birbirlerinin hayatları hakkında hiçbir şey bilmeden aynı eserin karşısında benzer duygular hissedebiliyorlar.
Keşke gündelik hayatımızda da birbirimize biraz böyle bakabilsek.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında
Cumhuriyet’in 103. yılını kutlarken geçmişin kazanımlarını hatırlamak kadar geleceğe nasıl bir ülke bırakmak istediğimizi de düşünmeliyiz.
Çocukların birbirlerinin kimliklerinden korkmadığı, gençlerin geleceklerini kendi ülkelerinde kurmak istediği, kadınların güven içinde yaşadığı, insanların düşüncelerini özgürce ifade edebildiği bir ülke…
Emeğin karşılığını bulduğu, adaletin herkes için aynı biçimde işlediği, hiçbir insanın kendisini ikinci sınıf yurttaş olarak hissetmediği bir Cumhuriyet.
Bunlar ulaşılması imkansız hayaller değil.
Ama kendiliğinden gerçekleşecek şeyler de değil.
Birbirimizin haklarını kendi haklarımız kadar önemsemeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Bir insanın kimliğini kabul etmek için ona benzememiz gerekmiyor.
Bir insanın acısını anlamak için aynı acıyı yaşamış olmamız gerekmiyor.
Bir insanın özgürlüğünü savunmak için onunla aynı düşünceleri paylaşmamız gerekmiyor.
Ben Cumhuriyet’in 103. yılında bu soruyu bir suçlama olarak sormuyorum.
Cumhuriyet hepimizin mi?
Cevabını bir futbol tribününde, bir çocuğun okulunda, bir işçinin çalıştığı tarlada, bir müzisyenin söylediği şarkıda, bir tiyatronun sahnesinde arıyorum.
Bir de kendi hayatımda.
Ben Kürdüm. Benim ülkem Türkiye.
Bu ülkenin geçmişiyle, bugün yaşadıklarıyla ve geleceğiyle ilgili kendimi sorumlu hissediyorum.
Çocuklarımın ve gelecek kuşakların birbirlerinin kimliklerinden rahatsız olmadığı, farklı dilleri ve kültürleri hayatın doğal bir parçası olarak gördüğü bir ülkede yaşamasını istiyorum.
Bir Türkün kendi kimliğiyle duyduğu gururu, bir Kürdün de aynı doğallıkla yaşayabilmesini istiyorum.
Bir Kürdün kendi diline duyduğu sevginin, bir Türkün kendi diline duyduğu sevgiden daha az değerli görülmediği bir Cumhuriyet istiyorum.
Ve bunu isterken kimsenin kendi kültüründen, dilinden veya tarihinden vazgeçmesini beklemiyorum.
Cumhuriyet’in hepimize ait olduğunu söylüyoruz.
Öyleyse hepimiz onun içinde kendimizi eşit hissetmeliyiz.
Çünkü bir ülkenin gerçek büyüklüğü, birbirine benzeyen insanların sayısıyla değil, birbirinden farklı insanların birlikte ne kadar özgür ve eşit yaşayabildiğiyle ölçülür.
Cumhuriyet hepimizindir. Hepimizin olduğunu hayatın içinde de hissedebilmeliyiz.