Dicle TV | Mezopotamya | Faik Bulut yazdı: Kürt Aydınlanmasında 'Anadolu' Çıkmazı

Faik Bulut yazdı: Kürt Aydınlanmasında 'Anadolu' Çıkmazı

Kürt siyasetinde "Anadolu" ve "Türkiyeli" kavramları kimlik inşası mı yoksa yabancılaşma mı? Faik Bulut, İttihat Terakki'den bugüne bu çarpıcı dönüşümü analiz etti.

Kürt siyasetinde "Anadolu" ve "Türkiyeli" kavramları kimlik inşası mı yoksa yabancılaşma mı? Faik Bulut, İttihat Terakki'den bugüne bu çarpıcı dönüşümü analiz etti.

Faik Bulut yazdı: Kürt Aydınlanmasında 'Anadolu' Çıkmazı

Kürt akademisyen ve aydınların Osmanlıcılık, Türkiyelilik ve Anadoluluk gibi kavramlara yönelik eleştirel yaklaşımları, günümüz siyasetinin de temel tartışma eksenlerinden birini oluşturuyor. Özellikle Avrupa’da yaşayan akademisyen Gürdal Aksoy’un "Osmanlıcılıktan Anadolu Merkezciliğine Kürtler" başlıklı çalışması, bu konuda çarpıcı bir tartışma kapısı aralıyor. Ortadoğu ve Kürt meselesi üzerine yaptığı derinlikli analizlerle tanınan usta gazeteci-yazar Faik Bulut Nü Medya’ya yazdığı değerlendirmesinde, Aksoy’un tezlerinden yola çıkarak Kürt siyasi tarihindeki bu "mekânsal girdabı" ve kavramsal dönüşümleri analiz ediyor.

Yazar Faik Bulut, DTK soruşturması kapsamında açılan davada beraat etti -  Evrensel

Makalede, Abdullah Cevdet’in "çifte vatanseverlik" yaklaşımından Abdullah Öcalan’ın İmralı sonrası "Anadolu" vurgusuna kadar pek çok kritik eşik, tarihsel belgeler ışığında tartışmaya açılıyor. İşte Kürt tarihyazıcılığında ve siyasetinde "Anadolu" kavramının geçirdiği evreler ve o çarpıcı analizler:

İTTİHAT VE TERAKKİ DEVRİNDE “ÇİFTE VATANSEVERLİK”

Şükrü Hanioğlu, Geç Osmanlı dönemi tarihi alanında dünyanın önde gelen otoritelerinden biridir ve 19. yüzyıl entelektüel tarihine ait önemli yapıt ve makalelerin de sahibidir. Çalışmaları, 2010 TÜBİTAK Hizmet ve 2012 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ile onurlandırılmıştır. Konumuzla ilgili kitabı “Bir siyasal örgüt olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jon Türklük” başlığıyla yayımlanmıştır (İstanbul-1986). Gürdal Aksoy da bu kitaptan alıntılarla örnekler vermektedir:

“Şükrü Hanioğlu İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkındaki çalışmasında, cemiyetin merkez üyelerinin önemli bir bölümünün ‘çifte vatanseverlik’ duygularına sahip olduklarına dikkat çekmişti. Kurucularından (Arnavut asıllı) İbrahim Temo’nun Osmanlıcı olmakla birlikte, Arnavut komitelerine maddi yardımlarda bulunması, onlar adına otonomi temalarını işleyen beyannameleri hazırlaması ve kongrelere iştirak etmesi gayet normal bir davranış olarak karşılanıyordu. Bu, cemiyetin Kürt olan diğer kurucularında da görülen bir özellikti.

Fotoğraf açıklaması yok.

KÜRTLÜKTEN OSMANLICILIĞA VE TÜRKLÜĞE DAVET

Nitekim Hanioğlu (Kürt) İshak Sükûtî ve Abdullah Cevdet’in ikili bir kimliğe sahip olduklarını, yani bir anlamda çifte vatansever duygular taşıdıklarını belirtmiştir: Etnik kimlikleriyle onun üzerinde gördükleri bir üst kimlik olarak Osmanlılık… Her ikisi de bir yandan herkesi Osmanlı vatandaşı ya da ‘Türkiyalı’ olmaya davet ederken, öte yandan Abdurrahman Bedirxan’ın Kürdistan gazetesinde makaleler yayımlatmaktan geri durmuyorlardı.

İlk olarak İttihad-ı Osmanî adıyla (1889) tarih sahnesine çıkan ve Osmanlı’nın özellikle Müslüman olan kavmî unsurlarının birliğini savunarak imparatorluğun dağılmasını engellemeyi amaçlayan Cemiyet, ilk beyannamesindeki Osmanlılık vurgusuna rağmen Türkiyalılığa ve gittikçe Türklüğe ve Türkçülüğe yelken açmıştır. Bu geçişin olasılıkla bir merhalesi sayılabilecek Türkiya tasavvurunda Abdullah Cevdet’in belirgin bir rolü olmuştur. O, Osmanlı sınırları içinde yaşayan tüm halkların ortak bir vatan (müşterek bir vatan-ı umumî) etrafında birleşmesi gerektiğini açıkça savunmuş, ancak bu ortak vatanın adından ‘Türkiya’ olarak söz etmişti. (Şöyle ki:)

‘İşte bakın, ben Kürdüm. Kürdleri ve Kürdlüğü severim. Fakat mademki hukuk ve vezaifçe mütesavi (eşit) Türkiya vatandaşlarındanım, her şeyden evvel Türküm (…) Benim bu sözümden, ben mademki Türkiya vatandaşıyım Kürd lisanı unutulsu n, Kürdlüğüm unutulsun dediğim anlaşılmasın. Bilakis, Kürd Kürdçesini, Ermeni Ermenicesini hars-u ihya etsin. Bundan Türkiya’ya mazarrat geleceğine zahib olan (sanan) ancak balkabak kafalı, yahud hain ruhlu insanlardır.

Tarihte Anadolu Kürtleri: Nereden ve ne zaman geldiler? - Kusca.com

Vatandaş! Türkiya Türkiyalılarındır. Türkiya vatandaşları kat’iyyen aynı hukuk ve hürriyete mâliktir. Hiçbir unsuru mesela Ermeni’nin Türk’e, Türk’ün Arab’a, Arab’ın Arnavut’a hiçbir tefazuli (üstünlüğü) yoktur!’

Böylece, Abdullah Cevdet ulusal bir vatandan (Kürdistan) çok imparatorluğun devamı olarak çok kültürlü bir vatan (Türkiya) anlayışıyla Kürtleri ve Osmanlı tebaası olan halkları ‘Türkiyalı’, üstelik neredeyse Türk olmaya davet ediyordu. Nitekim 1908 ilâ 1909 yılları arasında yayımlanan Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi’ndeki makalelerde de Osmanlılık, Kürtlüğü tamamlayan ve ona anlam kazandıran bir kimlik olarak nitelenmiştir.

O dönem Bağdat mebusluğu da yapmış olan Babanzade İsmail Hakkı gazetenin Rumî 22 Teşrinisani 1324 (1908) tarihli sayısında yayımlanan ‘Kürdler ve Kürdistan’ başlıklı makalesinde şöyle yazar: ‘Osmanlılık Kürdlüğü ve Kürdlük de karşılıklı olarak Osmanlılığı içermiş, bu iki sözcüğün içeriği mutlak olarak iç içe geçmiştir. Allah saklasın, Osmanlılık ortadan kalksa, Kürdlükten de eser kalmaz; Allah göstermesin, Kürdlük ortadan kalksa ve adı sanı belirsiz bir duruma gelse, Osmanlılık da zayıf ve perişan olur!’

ANADOLU, KÜRDİSTAN VE DOĞU SÖYLEMİ

Kürdistan’ın bağımsızlığını hedefleyen Hoybun örgütünün başkanlığını da yapmış olan Celadet Bedirxan, bir yandan Anadolu ile Kürdistan farklılığını esas almışken, öte yandan Anadolu’yu bazen Kürdistan’ı da içine alan biçimde kullanmıştı.

1960’lı yıllar bu açıdan Anadolu teriminin Kürtler arasında da genel kabul gördüğü bir dönem sayılabilir. Sosyalist fikirlerin yaygınlaşması, yanı sıra Anadolu’nun başından beri hep bir mağduriyet söylemiyle hayat bulmuş olması, bu trende ivme kazandırmıştı. Böylece, o dönem Anadolu kendilerini mağdur hisseden bütün özneler için -hatta bağrı yanık delikanlılar için bile!- benimsenebilir bir terim olarak popülerlik kazanırken, Kürdistan ise ona paralel olarak ‘Doğu’ olarak ifade ediliyordu. ‘Doğu Mitingleri’ (1967) bu söylemin bir parçası olarak ortaya çıkmıştı.

Faik Bulut: Anadolu'daki Soraniler: Şêxbızın aşireti (1)

Kuzey Kürdistan’ın bağımsızlığı için gerilla savaşı başlatmak amacıyla Güney Kürdistan’a giden ve orada henüz kimi yanlarıyla tam olarak aydınlanmamış bir olaylar zinciri sonucu katledilen Sait Kırmızıtoprak da ilk yazılarından birinde dönemin ‘Doğu söylemi’ne uygun ifadeler kullanmıştı.

Gürdal Aksoy, “Kürdistan” yerine “Anadolu” teriminin kullanılmasını şu ihtimali dayandırıyor:

“Anadolu teriminin bu denli yaygın olarak kullanılması, Türkiye teriminin siyasal ve kültürel hakları hâkim Türk güçlerince ellerinden alınan Kürtler nezdinde en hafif tabirle rahatsız ediciliği ile Kürdistan teriminin yasak oluşundan kaynaklanmış olmalıdır.”

ÖCALAN’A GÖRE ANADOLU VE KÜRDİSTAN İKİLEMİ

PKK’nin gerilla mücadelesine başladığı 1984’den itibaren terminolojik tercihlerde bazı hassasiyetler kendisini göstermiştir. Bazı düşünsel alışkanlıklar ya da rağbet gören klişelerin kullanımı dışında, Anadolu çoğunlukla Kürdistan’dan ayrı bir mekân olarak telaffuz edilmeye başlanmıştır. Yine de Abdullah Öcalan’dan Kemal Burkay’a dek parti liderleri de dâhil olmak üzere, pek çok Kürt ileri geleni Anadolu teriminin girdabından kurtulamamıştır.

Öyle ki, Öcalan da Anadolu’yu bazen Kürdistan’ı da içine alacak şekilde kullanabilmiştir. 1990’lı yılların sonlarına doğru ise Öcalan’da gittikçe billurlaşıp kültürleşen politikasıyla eşgüdümlü olarak bu çifte vatancılık söylemi daha da kendisini göstermişe benzer ki, İmralı’ya hapsedilişinden sonra ‘Anadolu’yu açıkça ‘ortak vatan’ olarak ilan etmiştir!

Bazı Kürt Aşiretleri – ÇandName TR

Kürtleri vatan tasavvuru hakkında bir ikileme yönelten bazı nedenler, 1984-1998 yılları arasında süren savaşın en şiddetli dönemlerinde bile bütünüyle ortadan kalkmamış, pek çok ünlü Kürt siması da Anadolu’dan kopmamış, kopamamıştır. İstanbul’u, Bodrum’u, Marmaris’i Türklere bırakıp da Hakkâri dağlarına mı sıkışıp kalacağız diyerek, bağımsızlık yanlısı olmadığını daha 1990’ların başında açıklayan Musa Anter de bu ikilemden sıyrılamayanlar arasında yer almıştır.”

İSMET ŞERİF VANLI’NIN ANADOLU TANIMI

Kürt aydınları ve kitleleri, entegrasyonun somut örneklerini ve uygulamalarını görmedikçe teorik ve soyut anlamda formüle edilecek olan bu kavramı inandırıcı bulmayacaklardır.

Esasen Mezopotamya ile Anadolu’nun iç içeliği de (veya birbirini kabul etmesi de) hayli karmaşık bir husustur. Sırf teoriyle çözülecek türden değildir. Her şeye rağmen, bu kavramsal girdaba kapılmayan Kürt aydınlarına rastlamak mümkündür. Onlar arasında İsmet Şerif Vanlı’yı anabiliriz.

Rafet Ballı’nın kendisiyle yaptığı bir röportajda, ‘Kürtler İranî bir kavim mi, yoksa Anadolu kökenli mi?’ şeklindeki yanıtı önceden tercihlendirilmiş retorik soruyu şöyle yanıtlamıştır:

‘Kelimelere tam anlamını vermek gerek. Mesela, Anadolu (Anatolia) Yunanca bir kelimedir ve ‘Doğu Ülkesi’ anlamına gelir. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne kadar Anadolu kelimesi yalnızca Türk çoğunlukun yaşadığı bölgeye münhasır bir addı. Yani Anadolu, yarımada için geçerliydi. Kürdistan bunun içinde değildi. 1878’de Berlin’de yapılan antlaşma ile Hıristiyan azınlıklar lehine birtakım önlemler alındı. Ermenilerin bulunduğu altı vilayette (Vilayeti Sitte) birtakım reformlara başlandı.

HALEP'TEN KULU'YA ÇELİKAN AŞİRETİ: KONYA-KULU, HİSAR KÖYÜ'NDE YAŞAYAN  ÇELİKAN AŞİRETİ HAKKINDA BAZI TESPİTLER - BSBAD

Sadrazam Abidin Paşa’ya İstanbul’daki Avrupalı kordiplomatik tarafından verilmiş bir mektubu okudum. Mektupta altı vilayette devletin ne gibi önlemler aldığını soruyorlardı. Abidin Paşa cevabında, bu vilayetlerin Ermeni vilayetleri olmadığını, buralarda Müslümanların yaşadığını, bu arada Ermenilerin de bir azınlık olarak söz konusu vilayetlerde bulunduklarını söylüyor. Abidin Paşa bile mektuplarında, ‘Anadolu ve Kürdistan’daki vilayetler’ diyor. Yani o zaman bile, Anadolu ve Kürdistan’ı ayırıyorlar birbirinden.’

KÜRT TARİHYAZICILIĞI VE ANADOLU

Kürdistan’ı gölgeleyen ya da onu yutup içine alan kapsamıyla Anadolu kavramına Kürt tarihyazıcılığında da rastlanır. Nitekim Kürt ulusal hareketinin de etkisiyle 1990’lı yılların hemen başlarında Türkiye’de beliren ve içlerinde farklı siyasal eğilimleri barındıran Kürt tarihyazıcılığında genel olarak bir Anadolu eğilimi vardı. Bu eğilimin en açık temsilciliğini yapan kimse ise Cemşid Bender’di.

Anadolu adının Türkiye adıyla kıyaslandığında etnik bir ada dayanmıyor olması, Kürtleri Anadolu kavramına yönelten etkenler arasında belki en açık görülebilen olanıdır. Farklı zamanlarda Kürtlerin çeşitli kesimlerinden kimseler bu ikiliği esas alarak Anadolu terimini tercih etmişlerdir ki, burada bir karşıtlık olduğuna inanılmaktadır. Oysa, Anadolu ve Türkiye hiç değilse coğrafî ve sosyo-politik işlevleri bakımından neredeyse aynı madalyonun iki yüzü gibidirler.

Bir başka etken, Türk devletinin Kürtleri inkâr politikası karşısında, Kürtlerin genellikle varoluşsal meşruiyet sınırlarında kalan bir siyasî savunma yapıyor olmalarıdır. Varoluşsal meşruiyetin tarihsel olarak temellendirilişinin ise birkaç dayanağı vardır. Biri Kürtlerin Türklerden önce dahi bu topraklarda (‘Anadolu’) var oldukları, diğeri ise Türklerin Kürtlerin yardımıyla Malazgirt’te Anadolu’nun kapılarını açtıkları şeklindeki iddialardır.

2. Marco Polo haritasından Van gölü ve civarının 13. yüzyılda Türkmen yurdu  olduğunu, 13. yüzyılda Kürtlerin ana yurdunun hala İrandaki Zagros dağları  olduğunu görüyoruz. 13 yüzyılda Musul Hakkari ve Şırnak cıvarında Kürtler

Yakın tarihteki meşruiyet savunusu ise Anadolu’nun emperyalistlere karşı savunmasında Kürtlerin Türklerin yanında yer aldığı şeklinde kendini gösterir.

Kürtleri Anadolu kavramının girdabına çeken bir başka faktör, ‘Orta Anadolu’ ya da ‘İç Anadolu’ kavramıdır. Bu örnek Kürtlerin hâlâ Türk zihnî hegemonyasından ya da istilâsından tam olarak kurtulamadığına işarettir. ‘Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ terimlerini Kürdistan için kullanmayanlar dahi, bu bölge söz konusu olduğunda pek âlâ ‘İç Anadolu’ ya da ‘Orta Anadolu’ terimlerine atıfta bulunabilmektedirler. Öcalan kendisiyle yapılan bir röportajda, çok sayıda Kürdün ‘Orta Anadolu’ya, Batı’ya’ sürüldüğünden söz etmektedir.

A. Taş da Türkiye Kürdistan’ı, Ekonomik ve Sosyal Yapı başlıklı çalışmasında İç Anadolu ile Kürdistan kavramlarını bir arada kullanmıştır (1985). Bu terimi alıntılayanlar arasında bu bölgeden olanlar da yer alır ki, bu da bir başka motivasyon olarak kaydedilebilir (örneğin bkz. M. Bayrak-1997). Öyle ki, kendilerini ‘İç Anadolu Kürtleri’ olarak gören bir kesim, bu düşünce doğrultusunda bir dergi çıkarmaktadır.

Birnebûn adlı bu derginin dış kapağında şu başlık yer alır: Kovara hunerî, çandî u lekolinî ya Kurden anatoliya navin. Yani, İç Anadolu Kürtleri Sanat, Kültür ve Araştırma Dergisi… Derginin yazarlarından Nuh Ateş’in 1993’de Komkar yayınları tarafından ikinci baskısı yapılan kitabının başlığı ‘İç Anadolu Kürtleri’dir. Ateş kitabın önsözünde bu terimi tesadüfî olarak kullanmadığını gösteren cümleler kaydetmektedir.”

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız