Kürt sorununun derinleştiği ve çatışmaların şiddetlendiği 2016 yılındaki sokağa çıkma yasakları ve hak ihlallerine karşı barış sesini yükselten akademisyenlerin mücadelesi, günümüzün değişen dünya düzeninde yeni bir boyuta evriliyor. 11 Ocak 2016 tarihinde toplam bin yüz yirmi sekiz akademisyenin imzasıyla kamuoyuna duyurulan "Bu Suça Ortak Olmayacağız" bildirisi, ilerleyen süreçte gelen desteklerle iki bin iki yüz on iki imzacıya ulaşmıştı. Bu barış talebinin ardından yayımlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ile birçok akademisyen görevinden ihraç edilirken, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yardımcı doçent olarak görev yapan Noemi Lévy-Aksu da işine son verilen isimler arasında yer almıştı. Bugün çalışmalarını Hafıza Merkezi çatısı altında sürdüren Lévy-Aksu, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısıyla başlayan süreci ve bu sürecin modern konjonktürdeki kritik yerini değerlendirdi.
Geçmişle Yüzleşme ve Hafıza Merkezinin Toplumsal Barıştaki Rolü

Noemi Lévy-Aksu, barış mücadelesinin karşılaştığı ağır baskı ve şiddet ortamının kayyım uygulamaları, bitmek bilmeyen gözaltılar, tutuklamalar ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalarla bugüne kadar devam ettiğini belirtti. Demokratik esaslara aykırı bu uygulamaların barış kelimesini telaffuz etmeyi bile zorlaştırdığı bir dönemden geçildiğini ifade eden Lévy-Aksu, yeni başlayan sürecin barışı yeniden konuşabilme imkanı tanıması açısından hayati bir öneme sahip olduğunu vurguladı. Kamusal alanda barış ve demokrasi taleplerinin bir arada tartışılabilmesinin güçlü bir gelişme olduğunu ancak bu yeni ufkun mutlaka somut adımlara dönüşmesi gerektiğini hatırlattı. Özellikle çatışmaların durması, ifade özgürlüğünün tesisi ve siyasi tutsakların serbest bırakılması gibi temel taleplerin henüz karşılanmadığına dikkat çeken akademisyen, uzayan bekleme sürecinin yeterli olmadığını ifade etti.
Hafıza Merkezi’nin kuruluş aşamasındaki siyasi iklim ile bugünü kıyaslayan Lévy-Aksu, merkezin 2011 yılından bu yana geçiş dönemi adaleti üzerine yoğunlaştığını dile getirdi. Dünyadaki farklı diktatörlük ve savaş deneyimlerinden çıkış yollarını Türkiye özelinde tartıştıklarını belirten Lévy-Aksu, geçmişle yüzleşme ve belgeleme alanındaki eksikliklerin altını çizdi. Türkiye’de İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi köklü kurumların varlığına rağmen, özellikle zorla kaybetme vakaları ve Kürt meselesi özelinde belgeleme çalışmalarının güçlendirilmesi gerektiğini savundu. Gençlerle birlikte yürüttükleri çalışmalar aracılığıyla hafıza kodlarını geliştirmeyi hedeflediklerini belirten akademisyen, geçmişle yüzleşmenin sadece bir topluluk için değil, tüm halklar için barışın temel taşı olduğunu ifade etti.
Akademik Özgürlükler ve Küresel Faşizme Karşı Yeni Dayanışma Ağları
Akademinin Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her zaman saldırı altında olduğunu hatırlatan Noemi Lévy-Aksu, 2015 ve 2016 yıllarında bu baskı sürecinin çok daha derin bir hal aldığını belirtti. Bugün üniversite kampüslerinde neredeyse hiçbir etkinliğin yapılamadığını, özellikle Kürt meselesi ve toplumsal cinsiyet gibi konularda öğrenci topluluklarının ağır engellerle karşılaştığını vurguladı. Bu kısıtlayıcı ortama karşı alternatif bilgi üretim alanları açmanın önemine değinen Lévy-Aksu, gençlerle kurulan yeni iletişim kanallarının hem barış çalışmalarına hem de bilimsel üretime büyük katkı sunacağını dile getirdi. Akademik üretimin üzerindeki baskıların, toplumsal gelişimi sekteye uğrattığı gerçeğiyle yüzleşilmesi gerektiğini ifade etti.
Dünya genelinde yükselen milliyetçilik ve faşizm dalgasının sadece yerel değil, küresel bir tehdit olduğunun altını çizen Lévy-Aksu, savaşların her alana yayıldığı ve soykırımlara şahitlik edilen bir dönemden geçildiğini söyledi. Ekolojik tahribat ve kadın haklarına yönelik saldırılarla birleşen bu karanlık tablonun insanları umutsuzluğa sürüklediğini, ancak baskının arttığı yerde direnişin de güçleneceğini belirtti. Siyasi ve sivil toplum hareketlerinin uluslararası düzeyde yeni dayanışma biçimleri ve alternatif ağlar örmesi gerektiğini savunan akademisyen, her ülkenin kendi iç sorunlarına odaklanmasının bazen global boyutta düşünmeyi zorlaştırdığını ancak bu zorlu sürecin ancak ortak bir dirençle aşılabileceğini ifade etti. Boş iyimserliklere kapılmadan, her bireyin ve kurumun üzerine düşen görevleri yerine getirmesi gerektiğini vurgulayarak konuşmasını tamamladı.