Türkiye, bölgesel istikrarsızlığın tırmandığı ve komşu coğrafyalarda çatışmaların yoğunlaştığı bir dönemde, İkinci Dünya Savaşı sırasında başarıyla uygulanan "denge politikasını" modern döneme uyarlamaya çalışıyor. Foreign Affairs dergisinde yayımlanan analize göre, Türk dış politika yapıcıları, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yanlış tarafta yer alarak çöküşe sürüklenmesi hafızasını koruyarak, benzer bir stratejik hatadan kaçınmak için yoğun çaba sarf ediyor. Ancak analiz, 2026 yılı itibarıyla sınırların hemen ötesinde devam eden savaş tehditlerinin, Ankara’nın geleneksel tarafsızlık politikasını geçmişe oranla çok daha zorlu bir sınamaya tabi tuttuğunu vurguluyor.

Güvenlik İkilemi ve Stratejik Kırılganlıklar
Analizde, Türkiye’nin 2024 yılında Suriye’deki olası rejim değişikliği beklentileriyle bölgedeki nüfuzunu artırma konusunda özgüven kazanmasına rağmen, bu süreci tek başına domine edebilecek askeri ve ekonomik kapasiteye dair soru işaretlerinin sürdüğü belirtiliyor. Özellikle savunma sanayisindeki yapısal sorunlar ve Rusya’dan tedarik edilen S-400 hava savunma sistemleri nedeniyle karşılaşılan ABD yaptırımları, Türkiye’nin manevra alanını kısıtlayan unsurlar olarak öne çıkıyor. Mart ayında İran balistik füzelerinin Türk hava sahasını ihlal etmesi durumunda Türkiye’nin halen NATO’nun önleme sistemlerine bel bağlamak zorunda kalması, bu stratejik bağımlılığın ve savunma açıklarının somut bir göstergesi olarak sunuluyor.
Foreign Affairs, Türkiye ile İran arasındaki yüzyıllara dayanan rekabetin güncel yansımalarına da dikkat çekiyor. Ankara, Tahran yönetimine ideolojik ve siyasi olarak mesafeli durmasına karşın, komşusunun topyekûn bir çöküş yaşamasından ciddi endişe duyuyor. Analize göre, İran’daki olası bir istikrarsızlık Türkiye için üç ana "kabus senaryosu" barındırıyor: Kontrol edilemez mülteci akınları, sınır ötesindeki kaosun Kürt gruplar arasında ayrılıkçı eğilimleri körüklemesi ve İran’ın zayıfladığı bir güç boşluğunda İsrail’in bölgesel etkisinin artması. Özellikle savaştan kaçacak yeni bir göç dalgasının halihazırda kırılgan olan Türk ekonomisini temelinden sarsabileceği uyarısı yapılıyor.

İç Barış Süreci ve Proaktif Diplomasi İhtiyacı
Analizdeki en dikkat çekici noktalardan birini, İran savaşının Türkiye’nin iç barış sürecine yönelik yarattığı tehditler oluşturuyor. Türkiye’nin PKK ile yürüttüğü çözüm çabalarının, sınırın diğer tarafındaki yoğun silahlanma faaliyetleri nedeniyle akamete uğrayabileceği ifade ediliyor. ABD’nin İranlı Kürt grupları Tahran’a karşı bir iç cephe olarak kullanma ihtimali, Türk yetkililer tarafından bölgesel güvenliği tehdit eden en büyük risklerden biri olarak tanımlanıyor. Bu durumun, Türkiye’nin kendi içindeki Kürt meselesini çözme iradesini dış müdahalelere açık hale getirdiği savunuluyor.
Sonuç olarak analiz, Türkiye’nin bu çok boyutlu krizden sadece tarafsızlık ilan ederek ve kenarda bekleyerek kurtulamayacağını vurguluyor. Ankara’nın pasif bir gözlemci olmak yerine, proaktif adımlar atması gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda Türkiye’nin; Kürt sorununu bölgesel krizlerden bağımsızlaştıracak iç hukuki reformlarla çözmesi, Irak ve Suriye ile güvenlik işbirliğini kurumsallaştırarak bu ülkelerin toprak bütünlüğünü desteklemesi ve Ermenistan sınırını açarak "Orta Koridor" üzerinden ticaret yollarını güvenceye alması gerektiği öneriliyor. Foreign Affairs, Türkiye’nin bu karmaşadan güçlenerek çıkabilmesi için stratejik bir yalnızlık yerine, aktif bir bölgesel liderlik sergilemesinin kaçınılmaz olduğunu ifade ederek analizi sonlandırıyor.